“İşte benim dosdoğru yolum budur. Öyleyse bu yolu izleyin ve farklı yollara sapmayın ki, sizi (Allah’ın) yolundan uzaklaştırmasınlar. Bütün bunları Allah size emretti ki, O’na karşı saygıda kusur etmeyesiniz. (Yanlış yollara sapmaktan sakınasınız.)” (En’am: 6/153)
Hz. Peygamber (sav) bir gün ashabıyla otururken yere düzgün bir çizgi çizer ve “Bu, doğru olan (sıratı müstakim) yoludur” buyurur. Sonra o çizginin sağına ve soluna bir takım çizgiler çizerek, “Bunlar da (Sırat-ı müstakim) dışındaki bir takım yollardır ki, her yolun üzerinde o yola çağıran bir şeytan bulunmaktadır.” buyurdu ve yukardaki ayet-i kerimeyi okudu. (Taberi, İbn-i kesir)
Sırat-ı Müstakim: Allah’a ulaştıran yol, dosdoğru yol, hakikat yolu, kulu en kestirme ve meşakkatsiz bir şekilde Rabbine ulaştıran ebedi mutluluk yolu. Bu yolun rehberleri “Peygamberler ve İlahi kitaplardır.”
İman eden insan kendisini sırat-ı müstakimin başında “kulluk yolculuğuna” hazır bir halde bulur. Hak yolun bir yolcusu olarak sonsuz mutluluğa adım atmaya başlar. Ancak ne var ki, bu yolun kenarlarında, “batıl”a sapan şeytanın yolları bulunmaktadır.
Bu günün Müslümanlarının büyük çoğunluğu maalesef, Yüce Allah’ın bin dört yüz küsur yıl önceden görüp “(Ey İnsanlar! Hakikat yolunu bırakıp nereye gidiyorsunuz?” (Tekvir: 81/26) diye ikaz ettiği büyük bir “sapma ve savrulmanın” içindedirler.
Sonunda insanların “Yok mu bir kaçacak yer?” (Kıyame: 75/10) diye feveran edeceği, “Eyvah! Bizi yattığımız yerden kim kaldırdı? (Dirilişimizden dolayı vah halimize!) (Yasin: 36/52) diye pişmanlıklarını haykıracakları bir yola girip, “Neden böylesine savruluyorsunuz?” (Fatır: 35/3)
Neden böylesine savruluyorsunuz? (Feenna Tü’fekün?): İnançta haktan yola çıkıp, batılda karar kılmak, sözde doğrudan yalana kaymak, eylemde güzelden başlayıp kötüye ulaşmaktır. (Ragıp, müfredat)
Bu, öylesine bir “SAVRULMA” dır ki, sonunda:
1-Bir bakmışsınız “Kur’an ve Sünnet”ten hızla uzaklaşmış, “Hurafe, Bid’at, Örf-adet”i onun yerine koymuşuz.
2-Allah’ın Mescitlerini bin bir zahmet ve fakirin üç kuruşuyla, adım başı “inşa etmiş” ancak, “Mabed” bilincinden yoksun, mabetten kopuk hale gelmişiz.
3-Sorumsuz bir yaşamı, hiçbir sınır tanımadan yaşamayı “Özgürlüğe Yürüyüş” addetmiş, sahip olduğumuz tüm “İnsani Değerlerimizi” bu yolda tüketmişiz.
4-Kişisel “Hazzı” temel değer olarak görmeye başlamış, Allah yolunda, hakikat için çalışmayı “Cihad” ı beyhude bir uğraş, boşuna çaba, tek başına dünyayı kurtarma hayali olarak görmüş ve kuş tüyü yataklara gömülmüşüz.
5-İbadetsiz bir hayata razı olmuş, Müslümanlığı “Kalp Temizliğine” indirgemiş ve bunu “Dindarlık Ölçüsü” görmüş, ballandıra ballandıra bununla övünmüşüz.
“Biz Kur’an ve Sünnet çizgisinden sapıp savruldukça, ağırlığımızı, üstünlüğümüzü, vakarımızı kaybetmiş, çer-çöp haline gelmiş, bu sebeple de “İSLÂM DÜŞMANLARI” bizi hallaç pamuğu gibi evirip çevirerek, oyuncak haline getirmişler.”
Ama ne yazık ki bu tahribatlar esnasında “KADER” anlayışımız da tamamen yozlaştığı için, Cihad etmek üzere “Allah’ı (cc) göreve çağırmaktan” başka bir yapacak işimiz kalmamıştır.
“Allah neden kubbeyi başlarına yıkmıyor? Allah bütün bunlara neden seyirci kalıyor? Bu masumların öldürülmesine göz yumuyor? Dualarımız neden kabul olup ta Allah düşmanları kahrolmuyor?” gibi bir yaklaşımı “Halis Müslüman tavrı” haline getirmişiz.
Bu tavır, bir zamanlar uçsuz bucaksız çölde avare dolaşan İsrailoğullarının Hz. Musa (as)’ya:
“EY MUSA! Onlar orada oldukça biz oraya asla girmeyeceğiz. HADİ SEN GİT, RABBİN'LE BİRLİKTE SAVAŞIN. BİZ ŞURACIKTA OTURACAĞIZ.” (Maide: 5/24)gösterdiği tavra benzemiyor mu?
“Allah’ın yeryüzünde Halife (vekil) kıldığı Müslümanlar”, (Bakara: 2/30), “İnsanlık ailesi içinde çıkarılmış “en hayırlı ümmet” (Ali İmran: 3/110) tüm Müslüman coğrafyası yanıp kavrulurken, ateş topuna dönmüş, zulüm altında inim inim inlerken “Allah’ı göreve çağırmaktan” hayâ etmeli değil miydi?
Ve bu yakarış, “Ey Allah’ım! Biz, bize yüklediğin emaneti yerine getiremedik, Biz cihaddan, senin yolunda senin ve bizim düşmanlarımızla savaşmaktan vazgeçiyoruz.” anlamına gelmiyor mu?
İşte o zaman Müslümanlar olarak yeryüzündeki varlık sebebimizi yitirmiş, adeta “helâk olmaya talip olmuş” bir duruma gelmiş olmaz mıyız?
SONUÇ: Başta serdettiğimiz ayetteki “SIRAT-I MÜSTAKİM”e döner, tekrar hakikat yoluna tabi olur, Kur’an ve Sünnet etrafında kenetlenir, Cihadı hayatın tek gayesi yaparsak “SAVRULMAKTAN” kurtulmuş oluruz.
Rabbim cümlemizi önce fertler olarak sonra da İslâm ümmeti olarak pasif duadan, fiili duaya dönüp, din ve mukaddesatımıza sahip çıkacak bir şuura, dolayısıyla yeryüzünün “denge ümmeti” olmaya yükselmemizi nasip eylesin!