Bu haber kez okundu.

"Taze ekmek kokusu beni fırıncı yaptı"
*Fikri bey, kısa kendinizden bahseder misiniz? Fikri Karal kimdir?

1939 yılında Rize, Çayeli, Senoz Vadisi, Çukurluhoca Köyü’nde doğdum. Mart doğumluyum kadınların ifadesine göre. Nüfusa göre 4 Haziran olarak yazılmışım. Ama 1939 doğru, nereden biliyorum? Daha önce çok küçük yazılmış, ilkokulu bitirdiğim zaman 8 yaşında gözüküyordum. O da nereden çıktı, ilkokulu bitirdik revaçta olan öğretmenlik vardı. Biz de öğretmen olmak için müracaat ettik, imtihanlara sıra geldi, imtihana gittik. Bizim dosyaya bakmışlar, 8 yaşında gözüküyorum, bu olmaz, demişler. 8 yaşında gözüküyor, normal yaşına getirin ki imtihana girsin. Apar topar mahkemeye müracaat etti babam, karar alındı. Yaşımı büyüttük. 12 yaşına çıkardık yaşımı ama 15 gün askıda kalması lazım mahkeme kararının, ama 15 gün içerisinde de imtihanlar geçti. Biz de imtihanlara giremedik, herkes gibi gurbete çıkmaya karar verdik.

İlkokul 5. sınıfı da iki sene okudum. İlk 5. sınıfı okuduğum sene bir kaza geçirdim okula devam edemedim. Tam ilkbaharda rahmetli dedem ile çimenlik suyu vermeye gittik. Orada karların erimesiyle çimenluğun yukarısından bir taş geldi, dedeme bağırırken taş yere vurunca parçalandı, büyüğü ona giderken küçüğü bana gelmiş. Sırtüstü yıkılmışım, orada ayağım hemen şişmiş, ayağım kasıldı, beni sırtlarına aldı götürdüler köye. Rahmetli İlyas’ın Hamdi vardı, yaramdan kan aldı. Yani siyah kanı akıttı, o zamanlar doktor falan yok. Neyse o sene okula devam edemedim. Ama hoca geçirmiş beni. Biz bilmedik geçtiğimizi. Karne de vermediler, ertesi sene tekrar gittim okula, öğretmen değişmişti, normal bizi okuttu. İki tane diploma çıktı bana. 52 ve 53 yılında.

Okulu bitirdik gurbete çıkmaya karar verdik. O zaman benim babam Orman İşletmesinde çalışırdı, pek evde olmazdı. Biz dedem ile büyüdük. Dedem beni göndermez diye kaçmaya karar verdik. Daha önce gurbete çıkan "Bibagun Fuat" diye birisi vardı, bizim komşuydu. O ikinci defa giderken, ben de; yol bilmem iz bilmem beraber gidelim dedim ve yola çıktık. Dedem o gün Çayeli’ne inmişti. Soğuksu’ya kadar minibüs geliyordu. Oraya kadar yaya gittik, bekledik ve minibüs geldi. Dedem de tesadüfen o minibüsle Çayeli'nden Soğuksu'ya (Buzlupınar) geldi. Dedeme demek zorunda kaldım. Gönder beni dedim. Param da yok hiç. Niyetim Çayeli’nden tanıdığımız bir esnaf var, ondan para almak. Zaten komşumuzdu köyden. "Dedem para istedi" diye söylerim bir harçlık alırım diye düşünüyorum. Fakat dedemle Soğuksu’da karşılaşınca dedem çıkardı bana 20 lira para verdi harçlık. Ben yine gittim çarşıdan istedim esnaftan, ama vermedi. Neyse yola çıktık.

O zaman arabalar Samsun’da mola veriyorlardı. Orada otele gittik bir akşam yattık. Ertesi gün aynı arabayla Ankara’ya gittik. Ankara’da bir yer bilmiyoruz. Benim amcam vardı Kazım, Ankara’da askerdi. İstasyonda inzibat olduğunu biliyorum. Düşündüm ona gideriz bize yol öğretir, para da alırız diye... Önce bir otele gittik, bavullarımızı bıraktık, otelin parasını da verdik. Cebimizde 50 kuruşumus kaldı ikimizin. Dışarı çıktık karnımız aç, gittik bir fırının önünden geçerken taze ekmek kokusunu duyduk. Girdik fırına, kaç para diye sorduk, 50 kuruş dediler. Son paramız olan 50 kuruşu da verdik ve bir ekmek aldık. Ekmeği böldük geçtik inşaatın içine onu beraber yedik. Akşam gittik yattık otelde. Sabahleyin yaya olarak istasyona gittik. Amcamı bulduk orada yemek yedik, biraz da harçlık aldık. Arkadaşım İstanbul’a gitti ben Ankara’da kaldım. Amcam da orada olduğu için Ankara'da kaldım.


*Ankara'da başka kimler vardı?

Senozluların bir kahvesi vardı Ankara’da. Bizim hemşehrilerimiz oralara gidiyormuş ben de gittim oraya. Orada birisi geldi işçi arıyormuş. Ne işçisi diye sordum, dedi ki lokantada aşçı yardımcısı, yatacak yeri de varmış. Burada parasız pulsuz ne yapacağım ben de kabul ettim ve adamla gittim lokantaya. Meğer bulaşıkçı gerekiyormuş, onu da kabul ettim. Kalacak yer de olduğu için. Ama biz köyde bakır tabaklarla sahanlarla yemek yemişiz, görmüşüz, orada porselen tabak var. Onları kırmadan yıkayacaksın. Lokanta da yoğun, kıyamet gibi gelip yığılıyor tabaklar. Orada başladım çalışmaya, Mayıs’a kadar çalıştım, yatacak yer de verdiler. Yatacak yer dediğim, lokantanın arkada kömürlüğü var, her tarafı tuğladan yapılmış bir depo. Bir tarafında kömür var, bir tarafta da bir karyola vardı, demir karyolalardan. Üzerine de yorgan yatak arası bir şey var.

Neyse bir gün iki gün yattık, havalar soğudu. Bit Pazarı’ndan bir yatak bir yorgan aldık. Soba yok, beton binanın içerisinde kışın orada yaza kadar yattık. Isınmak mümkün değil, sabahleyin kalkıp ocağı ben yakıyordum. Erken de kalkıyordum, zaten soğukta uyuyamıyorsun.

Ben gördüm ki garsonlar iyi giyiniyorlar, ben garsonluk için çaba sarfedeceğim dedim. İşten ayrıldım, bir yerde komi arıyorlardı, gittim oraya, işe aldılar beni. Cebeci’de bir yer. Orada bir ay çalıştım, lokanta kapandı. Kaldık yine işsiz. O zaman Ankara’nın en meşhur lokantası vardı, Karpiç, yüksek tabaka oraya geliyor, gittim oraya alafaranga servis derlerdi o zaman, çok sert disiplin var, hiç konuşmak yok. Mutfak uzakta, garson geliyor delikten söylüyor sen aşçıdan alıp getiriyorsun. Sen salona giremezsin. Biz yemek ismi bilmeyiz, isimler hep değişik, mutfağa gidene kadar birinin ismini unutuyorsun. Baktım çok sert ve disiplinli orası. Komiler vardı 7 senedir çalışıyordu, garsonluk vermemişlerdi. Ben dedim ki bu kadar dayanamam burada. Oradan ayrıldım.


*Uşak maceranız nasıl başladı?

Benim dayım Uşak’ta Orman İşletme Müdürü’ydü, dedim gideyim onun yanına orda bir iş bulurum. Gittim Uşak’a. Gittim evlerine 1-2 ay kaldım, dedim bana bir iş ver. Bana, çocuksun 13 yaşındayım. Resmi iş veremiyor, dışarıda kimseyi tanımaz, sallıyor beni. Müdür muavini vardı bir kişi, beni iyi karşılardı, çocuğuz biz de. Ona gittim dedim beni dayım işe koymuyor, ben iş istiyorum dedim. Tamam dedi hemen orada yazdı çizdi muhasebeye götürdüm ertesi gün işbaşı. Hemen tayini yaptılar, orman muhafaza memuru oldum. Görevim orman memurları gibi resmi elbisen var, kaçakçı peşinde koşmuyorsun, kesim memurusun. Orada 6 sene çalıştım. Askerlik yaklaştı, oradan ayrıldım memlekete geldim, askere gideceğiz. O sene ilkbaharda gittim memlekete. Yaylalar köyler derken sonbahara doğru everdiler bizi. Askere gitmeden evlendim. 5-6 ay geçtikten sonra askere gittim. Dağıtımda bizi gönderdiler Ankara’ya. Ankara’da Milli Savunma Bakanlığı önünde nöbetçi oldum, aynı inzibat gibi. Günde 6 saat nöbet var, başka hiçbir şey yok. Yiyip içmemiz, yatağımız, istirahat yerimiz orada. Orada 1 sene geçti, senelik izne gittik Arkada da 60 ihtilali oldu, izin doldu geri döndük. Askerlik bitti, önce memlekete gittik.

İlk çalıştığım Orman İşletmeleri’nde para az oluyordu, devlet işi bu bizi tatmin etmez. Evimiz yoktu memlekette, eski evimizi bozmuşlardı, yeni ev için duvarlar yapılmış, ahşap oluyordu, duvarlık çıkmış ahır bağı bağlanmış öyle duruyor. Fakat kerestemiz hazırmış. Dedim ki bu evi yapıp öyle gideyim. Dedem vefat etmişti, babam var. Babamın da parası yok, para bende birkaç kuruşum vardı, babama vermemiştim, bankaya koymuştum. Babam soruyor para yok, sen karışma dedim, cesaretlendi tabi. Neyse usta buldu babam, başladık evi yapmaya Sonbahara kadar evi yaptık örtü altına aldık, öyle bıraktım ben. Para sıkıntısı da çok çektik. Para bitti ama ustalara hepsine ay verdim, sana falan ayda gönderebileceğim, senin eksik kalanı falan zaman göndereceğim, itimat ettiler, hep sözümde de durdum ondan sonra gurbete çıktım.

Benim kayınpeder Eskişehir’de fırıncıydı. Ben dedim gideyim oraya orada çalışırım. Bir defa borçlarımızı bir bitirelim, bir de kardeşim vardı Nuri diye. O benden önce Eskişehir’e gitmiş orada fırında pişirici olarak çalışıyonru. En çok parayı pişiriciyle hamurkâr kazanırdı. Ben de pişiriciliği öğrenmeye karar verdim. Biraderden de yardım alıyorum. Onun da parasından biraz istifade edeyim dedim. Orada başladım çalışmaya, biraderin yanında 15-20 gün onunla beraber tatbikat yaptım, pişirmeyi öğreniyorum.

20 gün sonra pişiriciliğe başladım, 2 sene pişiricilik yaptım. Epey şeyler öğrendik tabi. "Ben bu işin patronluğunu yapacağım" diye karar verdim. Borçları bitirdim, 3-5 kuruş da para ayırmaya başladık, 18 lira yevmiye alıyoruz o zaman. Eskişehir’de bir yerde bir fırın satılıyor dediler, adamla konuştuk, belirli bir fiyat dedi, gözükara daldık bir ortakla. Eskişehir’in yerlisi bir ortak buldum hamurkâr. Sen burda hamurkâr olarak çalışacaksın, ben de pişiricilik yapacağım en azından yevmiyemizi çıkartırız. Belki biraz da para biriktiririz dedim. Anlaştığımız fiyatın 3’te birini verdik adama 3’te 2'si borç. Fırını aldık ama unumuz yok, gittim kayınpedere un istedik vermedi, ben de gittim başka bir akrabaya o da vermedi.

Fırında çalışırken bir yerden un alırlardı biliyordum, onun sahibini de görmüştüm pişiricilik yaparken. Dedim bi ona gideyim. Bindim otobüse gittim fabrikaya, adamı buldum, oranın müdürü. Ben un almaya geldim, yeni bir fırın tuttum, hiç param yok, bir çuval unum da yok, bana yüz çuval un vereceksin, ben sana 50 çuvalını işleyeceğim, kazandığım parayı getireceğim dedim. 50 çuval içerde kalacak, ben pişiriciyim, bir de ortağım var, o da hamurkâr, azimliyiz yapacağız dedim. Adam ikna oldu yüz çuval un gönderdi. Fırının her tarafını un doldurduk, aşağı yukarı epey çalıştık, çalışırken ev falan yok, sabah üstü pişirmeye kalkardık, yatacağım zaman hamurhaneye çıkardım. Sıcak olur orası, çuvalları açardım orada yatardım, 6 ay orada kaldım. Gündüz indim çalıştım, gece hamurhanede yattım. Biraz canlandık tabi. Ondan sonra bir ev tuttum, hanımı getirdim, orada başladık fırıncılık yapmaya. 4 sene orada çalıştım, sonra İstanbul’dan haber geldi. Nedim ve Zeki vardı, onlar bir fırın yeri tutmuşlar, bana haber ettiler böyle böyle bir yer tuttuk, gel ortak ol bize. Geldim baktım, kontratı yaptık, ortada fırın falan yok, inşaatın bodrumu. Hemen ben başladım fırını kurmak için hazırlığa. Fırını kuruyoruz yeni, fırını kurduk, bu arada buraya para lazım, benim param da yok. Kayınpedere dedim ki sen bana ortak ol, biraz para ver dedim, verdi. Diğer fırınım orada devam ediyor. İki sene çalıştık, iki sene sonra bunlar ayrılmaya kalktılar normal de ayrılmadık. Ben Eskişehir’den un getiriyordum buraya. Hangisi iyi un yapar biliyorum. Eskişehir’den un getiriyorum ama Eskişehir’den un getirdiğin zaman hepsi faturalı geliyor, kaçamak yapmak için faturalı olmaması için parayı Eskişehir’de kardeşime gönderiyorum o parayı postaneden çekip fabrikaya nakit ödüyor o şekilde faturasız geliyordu. Eskişehir’deki fırını zaten biradere bırakmıştım. Ben İstanbul’a gelince biraderi fırının başına getirttim. "Gel al sana fırın" dedim. Ama benim İstanbul’da ev masrafımı sen buradan karşılayacaksın, ben borçluyum oraya, ben hiç fırından para almayacağım tamam mı tamam. Ben tamamen geldim İstanbul’a. O da arkada bakmadı işe, haber geldi bana, ben hiç iş hayatımda katakulli işi bilmem. Neyse buradan bir gideyim dedim, gerçekten birsürü borç var, işe bakmamış, hemen kapadım fırını, borçları ödedim, onu da aldık geldik İstanbul’a.

Ayrıldık oradan, o sene moralim de bozuk, gideyim memlekete dedim. Yazın kaldık oralarda, geldik geri. Bir fırın için yeterli değilim maddi olarak, fakat dedim ki bir minibüs alayım, hatlı minibüs, Bakırköy-Aksaray arasında hatlı minibüs aldım. Başladım çalışmaya, fırıncılığı bıraktım, iki sene çalıştım. Ondan sonra inşaatçılar vardı Bakırköy’de, İncirli’de bir inşaat yapıyorlardı. Altına fırın yapmayı düşünüyorlarmış, bana kiraya vermek istediler, olur dedim ama yine para yok.

Minibüsü satacağım ama minibüs 200 lira ediyor. Bu sefer de Yeşiltepe’den Yunus Topçu var, Almanya’da. Ona mektup yazdım eğer ortak olmak istersen bana para gönder ortak olalım, ortak yapalım fırını. O da kabul etti, İncirli’deki fırını açtık. 1973 senesi sonbaharı ruhsatını falan aldım, 92’ye kadar falan çalıştık. Yunus Topçu’ya dedim ki sen gel kesin dönüş yap. Ben yalnızım, sen burada fırında durup bana yardımcı olursan orada kazandığın parayı kurtarmış oluruz, orada durmanın bir anlamı yok. Bu da bezmişti Almanya'da. O da oradan geldi, sonra Yunus ayrılmak istedi bir müddet sonra e ayrıldık. Fırını ona bıraktım ben ayrıldım.


*Kara Fırın nasıl doğdu?

Kara Fırın 1992 yılında Kartaltepe’de başladı. O zaman yeni yeni fırınlarda bu ince mallar çıkmaya başlamıştı, Biz Çamlık’ta biraz başlamıştık, Kara Fırın’da biraz daha canlandırdık. Pastane şekline soktuk. Sonra ekmeği tamamen bıraktık firmayı da tescil ettirmiştik. Kara Fırın yazmamızın da nedeni, odunla pişen ekmek kubbeli fırınlara kara fırın denirdi, bir de Kartaltepe Mahallesi, bizim soyadımız da Karal, hepsinin başında ‘Kar’ var Kara Fırın olarak devam ediyoruz.


*Yazları köye gidebiliyor musunuz?

Hemen hemen 10 senedir iş hayatımdan çekildim, çocuklara bıraktım. Her sene giderim köye, yaylada eski evimiz vardı. Fakat eski evimiz önce amcamla ilkin evin yarısı onların sonra da ben 4 kardeşim geri kalan da 4 hisse, düzgün bir ev yapmam gerekiyordu. Orada yapsam diğerleri yapamayacak, kat yapamazsın orada. Ben dedim ki ayrı çekileyim bir yere yapayım. Ve karar verdim güzel bir ev yaptım. Her sene giderim köye yaylaya da çıkarım. Tabii misafirlerimiz çok geliyor, köyde neyse de yaylaya misafirlerimizi çıkarınca yatacak yeri sıkıntı oluyordu. İyi ki de yapmışım diyorum şimdi. 
senoz deresi
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.