Bu haber kez okundu.

Kapitalizmin hipermarket hali
Bir hipermarket düşünün… Koskoca yerleşim plânında mescide yer vermez. O çok nimetten saydığı müşterilerinin mescid taleplerine kulak tıkar. Dahası, temizlikçisinden kasiyerine, danışmanından müdürüne kadar hiçbir şekilde başörtülü veya dinde hassas birisini çalıştırmayı düşünmez. Ama aynı hipermarket, Ramazan ayında hurmaları en öne koyar. Her gün kısa mesajlarla “Ramazan Sürprizi” diye müşterilerini haberdar eder. Bu da yetmez, dağıttığı broşürlerde yardımdan dem vurur ve Ramazan ayına has koliler hazırladığını haber verir. Emin olun ki Kurban Bayramına az bir süre kala kurban satışlarıyla ilgili kampanyaya da yok demez.

İnsanın, “Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu” diyesi geliyor. Zira dinî değerlerin yaşaması ve yaşatılması konusunda sağır kesilen hipermarket, söz konusu tüketim ve harcama olunca bir anda en kutsal değerleri ön plana koymayı ihmal etmez. İşte kapitalizmin hipermarket kılığına bürünmüş riyakâr ve müsrif sıfatının en yalın hâli diyesi geliyor insanın. Nitekim nasıl ki kapitalizm için söz konusu kazanç ve dünyalıksa, din, inanç ve değerlerin bir önemi yok. Onlar birer nesne hüviyetine bürünüp sömürülecek birer maden olarak değerlendirilir. Böylesi ikiyüzlü mekânları elimizin tersiyle itmek ve harcamalarımızla ekmeklerine yağ sürmemek gibi bir sorumlulukla karşı karşıya olduğumuzu unutmamalıyız.

*

Radyasyonun AVM hâli

Geçenlerde yakın bir dostum, “Sakın çocuklarını AVM’lere götürme. Gitsen bile fazla durma. Hele hele oyun mekânlarında çocuklarınla vakit geçirme” diye bir uyarıda bulundu. Daha “Neden?” diye soramadan devam etti: “Bu AVM’lerin altında milyonlarca kablolar geçiyor. Ve öyle bir radyasyona maruz kalıyoruz ki, bize verdiği zararın ne derece büyük olduğunu var sen hesapla!”

Bu uyarıyla zihnim meşgul olurken, aklım çocuklarımı bindirdiğim atlı karınca, çarpışan arabalar, döner salıncaklar ve dönme dolaplara takıldı. Sahi ben çocuklarıma iyilik yaptığımı düşünürken, ne kadar da zarar veriyormuşum. Bir baba olmanın verdiği sorumluluğu yerine getirmenin hazzını nasıl da yaşamışım. Oysa onları bir kır gezisine yahut sahil kenarına veyahut dışarıda bir park alanına götürseydim tabiîliğin tadına varıp temiz havayı içimize çekmenin faydası ve hazzı daha başka olacaktı.

Bu tesbiti afakî bir şekilde yapmıyorum. Daha birkaç gün önce çocuklarımla uçurduğum uçurtma hatırasından biliyorum bunu. Yüksek bir tepe… Göz alabildiğine ufuk ve engin bir deniz… Emin olun, çocuklarımın gözlerindeki ışıltı tâ kalbimin derinliklerine işledi. Şehrin ve ovanın boğuk havasından yaylanın özgür havasına kaçış gibi bir şeydi bu. Hele uçurduğumuz uçurtmada paylaştığımız sevgi ve saygı… Hepsi; ama hepsi “Ne varsa, hayatın tabiîliğinde var” diye fısıldıyordu sanki.

*

Camilerin radyasyon hâli

Her geçen gün ortak mekânların daha fazla radyasyonla dolduğu bir süreçten geçiyoruz. Hele ki küçüğünden büyüğüne, parmakların oynaştığı akıllı telefonlar icad edileli beri bu radyasyon katbekat arttı.

Geçenlerde bir teravih namazı öncesi akıllı telefonunu karıştıran birisini görünce şöyle düşündüm: Yahu Ramazanın otuz günü boyunca teravih namazı için geldiğimiz camiye çoğunluğun akıllı telefonla gelmesi, zihnimizi müthiş bir radyasyona maruz bırakmaz mı? Biz manevî kazanca gelirken, kaybımız ve zararımız ne acaba? Teravih namazlarında bu radyasyon etkisi böyleyse, cemaatin tıklım tıklım olduğu Cuma namazlarında nasıldır acaba?”

İnsan söylenmeden edemiyor: “Bu dünyada hâlden hâle geçerek yaşıyoruz azizim. Türlü hâllere fikrini, var biraz da sen hasreyle...”  
Habib Fidan(Yeni Asya Gazetesi)
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.