Bu haber kez okundu.

İstanbul'un Fethi

1453 Yılında, cennet-mekân Fatih Sultan Mehmed Han ve onun “güzel ordusu” tarafından gerçekleştirilen fetihle ortaçağ kapatılmış ve yeni bir çağ açılmıştır. Bu çağ, devrinin süper gücü olarak Müslüman milletimizin dünyaya adaleti, medeniyeti, barışı ve birlikte yaşamayı tatbikî surette öğrettiği bir çağ olmuştur.

* * *

Allah’ın adını yüceltmek ve son dini insanlara ulaştırmak için Ahirzaman Peygamberinin (asm) açtığı fetih sancağını dört asır sonra Türkler devralmıştı. 1071’de Anadolu’ya giren ecdadımız 1453 yılında dünyanın kalbi sayılan İstanbul’a dayanmıştı.

Tâ Hz. Osman (ra) döneminden itibaren İslâm ordularını birçok defa İstanbul’a yönelten, Rasûl-ü Ekrem’in (asm) müjdesine nail olma idealiydi. Zira Sevgili Peygamberimiz (asm) asırlar öncesinden Müslümanlara, hedef olarak İstanbul’u göstermiş ve “İstanbul muhakkak fetholunacaktır! Onu fetheden hükümdar ne güzel bir hükümdar ve o ordu ne güzel ordudur”1 buyurmuştu. Yine “Ümmetimden Kayser’in şehrine (İstanbul’a) ilk gazâ edenler affolunacaktır”2 buyurarak Müslümanları bu şehrin fethine teşvik etmişti.

Sekseni aşan yaşına rağmen orduya katılıp İstanbul’a kadar gelen ve orada şehit düşen büyük sahabî Hz. Ebu Eyyub el-Ensârî’yi de gayrete getiren bu müjdelerdi. Nitekim vefat edeceğini anladığında çevresindekilere: “Cesedimi İstanbul surlarına doğru ayağınızın bastığı son noktaya gömün!” diye vasiyet ederek kendinden sonra gelecek fatihlere, mübarek kabriyle yön göstermişti.

Ashabın izini takip eden nice padişahlar aynı uğurda İstanbul’a seferler düzenlemişlerdi. Osman Gâzi ölüm döşeğinde, aynı hasretle oğlu Orhan Bey’e: “İslâmbol’u al, gülzâr (gül bahçesi) yap!” diye vasiyet etmişti.3 Sultan II. Murad, Hacı Bayram-ı Veli’den bu fethin kendilerine değil, “Beşikteki şu bebe ile şu bizim köseye (Akşemseddin’e) nasib olacağını” öğrendiği için, ölmeden önce feth-i mübîni görebilmek ümidiyle tahtını daha 12 yaşındaki Fatih’e devretmişti!?

Gerçekten de fetih şerefi, Osmanlı padişahlarının yedincisi olan II. Mehmed ile Akşemseddin Hazretlerine nasip olacak ve 800 yıl önce Muhbir-i Sâdık’ın (asm) “Kayser’in şehri fethedilip orada ezan okunmadıkça kıyamet kopmayacaktır”4 şeklinde verdiği mu’cizevî haber gerçekleşecekti. Yüce Allah’ın: “Ey İman Edenler! Siz Allah’ın dinine yardım ederseniz, O da size yardım eder ve ayaklarınızı sabit kılar”5 va’di ve bu va’d-i İlâhîden birinin ebcedî tarihini (Hicrî 857) düşen “beldetün tayyibetün”6 işareti tahakkuk edecekti.

* * *

Henüz 21 yaşındaki genç padişahın ordusu 6 Nisan 1453 Cuma günü İstanbul surları önüne idi. Elli iki gün süren muhasara ve mücadelede binlerce şehit verildi. Hatta donanma Haliç’e, Dolmabahçe sırtlarından, yani karadan indirildi! Nihayet 29 Mayıs Salı günü Ulubatlı Hasan tarafından Osmanlı sancağı surlara dikildi. Üç gün sonra da fethin sembolü olan Ayasofya’da ilk Cuma namazı kılındı ve statüsü camiye çevrildi.

Böylece Ayasofya’dan yükselen tekbir sesleri ile bir cihetten İslâmın galebesi ve hükümranlığı tescil ettirilirken, bir başka yönden de bütün din ve milletler için hürriyet ve adaletin “bu tekbir sesiyle” ile mümkün olacağı ilân edilmiş oluyordu.

Nitekim öyle de oldu. Fethi müteakip genç padişah, Bizans halkının can ve mal güvenliğini, din ve ibadet özgürlüğünü teminat altına aldı. Sefahet ve sefaletin kol gezdiği, ağır vergilerle halkın köleleştirildiği bu şehirde, kendi devletlerinden bile göremedikleri ve hayal edemeyecekleri adalet ve güvenliği onlara sundu. Cihan Padişahı, dikkatsiz bir Rum ustanın elini kestirmesine karşılık kısasen kendi elinin kesilmesine razı oldu!? Harabe halde devralınan şehir kısa zamanda imar edilerek ilim, sanat, ticaret ve medeniyet şehrine, kısacası “derseâdete” yani saadet şehrine dönüştürüldü. Ve Fatih sadece İstanbul’un değil, gönüllerin de fatihi oldu.

İşte zor olan asıl fetih budur! Yoksa tarihte Cengiz ve Hülâgû gibi nice hakanlar büyük topraklar ele geçirmişler, ama hiçbirine “Fatih” denmemiştir ve hiçbiri “çiçeklerle” karşılanmış değildir!

İstanbul’un fethi, Müslüman Türk milletinin hangi amaç uğruna savaştığını, hâkim olduğu yerlerde başka din ve milletlere nasıl davrandığını somut olarak gösteren canlı bir belgedir. Yaklaşık iki ay süren savaştan ve verilen binlerce şehitten sonra istenilseydi, katliâm yapılabilirdi ve bunu kimse engelleyemezdi. Günümüzde bile örnekleri yaşanan katliâmlar o zamanlar zaten çok yaygın ve normaldi. Fakat fetihten maksat bir şehri zapt etmek ve ahalisini köleleştirmek değil, huzur içinde yaşatmak, İslâmla tanışmalarını sağlamak, eğer kabul ederlerse hidayetle ebedî kurtuluşlarına vesile olmaktır. Müslüman Türklerin bu insanî tutumunu bilen Bizans halkının, hatta papazlarının: “İstanbul’da Latin şapkası yerine Türk sarığını görmeyi tercih ederiz” dedikleri meşhurdur.

* * *

Şanlı ecdadımız, bu geniş coğrafyada asırlar boyunca farklı inançları ve hatta aralarında tarihî düşmanlık bulunan toplulukları, “birbirine karşı kışkırtmak ya da tektipleştirmeye çalışmak” yerine, birlikte ve barış içinde yaşatma başarısını göstermişlerdir. İnanç farklılıklarına göre biçimlenen ve yasalarla korunan bir toplum modelini fiilen gerçekleştirmişlerdir. Hâkimiyetimiz altında kaldıkları halde çeşitli milletlerin, kimliklerini kaybetmeden dinlerini, dillerini, kültürlerini ve hayat tarzlarını asırlar boyu koruyabilmiş olması başka türlü nasıl mümkün olabilirdi?

Bu gün en büyük sorumluluğumuz uzak tarihimizde var olan bu barışçı toplum medeniyetini yeniden canlandırmak olmalıdır. Bu konuda İstanbul, önemli bir örnek olarak hâlâ karşımızda durmaktadır. Aziz ve necip milletimiz, geçmişte olduğu gibi bugün de, Bediüzzaman Hazretlerinin en büyük idealinden biri olan Medresetü’z-Zehrâ manasıyla bilim ve tekniği imanla yoğurabildiği, Fatih gibi hukukun üstünlüğünü ve hürriyetleri geliştirebildiği ölçüde, bu zeminde yetişecek bir nesil –etnik yapısı ne olursa olsun– yine kardeşçe geçinecek ve Bilgi ve İletişim Çağı olan 21. yüzyılda insanlığı, bu defa maddî cihadla değil “Kur’ân’ın ve imanın elmas kılıncıyla” yeniden fethedecektir.

Dipnotlar:

1- Ahmed, IV, 335; Hâkim, IV, 468/83000.
2- Sahih-i Buhârî Muht. Tecrîd-i Sarih Terc, VIII, 337, HN. 1231.
3- Prof. Dr. Osman TURAN, Türk Cihan Hâkimiyeti Mefkûresi T., II, 44.
4- Prof. Dr. Osman TURAN, a.g.e., II, 41; Kayserin helâkini ve hazinelerinin Allah yolunda paylaşılacağını ihbar eden hadis için bk. Tecrîd-i Sarih Terc., VIII, 391, HN. 1267; Ayrıca bk, a.g.e X, 218.
5- Muhammed Sûresi (47), 7.
6- Sebe’ Sûresi (34),15. 
Abdurrahman Aydın(Yeni Asya Gazetesi)

Anahtar Kelimeler:
IstanbulFetih
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.