Bu haber kez okundu.

Yolsuzlukla İmtihân

Yolsuzlukla imtihan

Toplumsal vicdanın ve algıların dumura uğradığını alenen gördüğümüz çetin bir imtihanın içindeyiz. Sıradan bir demokraside bile siyaseti baştan aşağı değiştirebilecek düzeydeki yolsuzluk iddiaları ve akabinde gelişen olayların bizim ülkemizde yokmuşçasına algılanması imtihanın çetinliği hakkında da ipuçları sunuyor.   

“Son olayların yolsuzluklar üzerinden AKP’yi vurmak için tezgâhlandığı düşüncesi ya da böyle bir algı oluşturma çabası vicdanları ikna edebilecek midir?” sorusuyla kimsenin ilgilenmediği ortada. Vicdan sahipleri, AKP’nin ‘yolsuzluklar’ meselesinde kendisini temizleyecek, vicdanlara su serpecek bir taktik üretemediğinin farkında. Kendisine isnat edilen yolsuzluk iddialarını tamamen reddetme ve gündem değiştirme üzerine kurulu bir politika üretmeyi kurtuluş stratejisi olarak belirleyen AKP, kimin yaptığına bakmaksızın ve ayırım yapmaksızın, partizanlığı bir tarafa bırakarak bütün yolsuzluk iddialarının üzerine gidebilseydi keşke. Bu, hem AKP, hem demokrasimiz hem de insanlığımız için daha sağlıklı sonuçlar doğurabilecek bir yol olabilirdi. Ne var ki AKP kurmaylarının ‘hikmet-i hükümet’ anlayışı bunu reddediyor. Yolsuzluk operasyonları sonrasındaki gelişmeler 28 Şubat’a ‘dindarlar!’ eliyle geri dönüş sinyalleri olup demokrasimizin şahsi menfaatler uğruna nasıl da feda edilebileceğini göstermesi bakımından ürkütücüdür. Bu ürkütücü tabloyu bir başka yazıya bırakarak farklı bir noktaya işaret etmek istiyorum. 
Yolsuzluk operasyonlarıyla birlikte toplumca sorulması gereken sorulardan biri şuydu: Muhafazakâr demokrat söylemlerle halkın karşısına çıkan, yeri geldiğinde “dindarlık” olgusunu çekinmeden kullanabilen; başka bir deyişle dindarlık kisvesini bir amaç doğrultusunda kendi üzerine çekinmeden rahatlıkla geçirebilen bir partinin böylesine ciddî yolsuzluk iddialarına nasıl muhatap olabildiği ve gerekeni yapmak yerine, referandumlarla sokağa döktüğü milletin iradesini hiçe sayarak demokratik kazanımları telafisi mümkün olmayacak şekilde nasıl tehlikeye atabildiğidir?
Sorulmayan sorular Müslüman geçinen bizlerin en temel aymazlık ve problemini açığa vuruyor. O da; Müslümanca bir hayat tarzının ne olduğu ya da dindarlık olgusunun çerçevesi hakkında dinin özüyle bağdaşabilir sağlıklı ve temel fikre sahip olamayışımızdır. Bu yoksunluk, dindarlıkla ilgili argümanları sosyal ve siyasî hayatın herhangi bir noktasında kendimize fayda sağlayacak şekilde pervasızca kullanabilme yanlışlığını da beraberinde getirmektedir. Genellikle söylem-eylem (kavl-amel) uyumsuzluğundan kaynaklanan bu yanlışlık yapıldığı ve hiçbir şeye âlet edilmemesi gereken İslâmî hakikatler bu sapmayla birçok şeye alet edildiği içindir ki iktidar, para, güç ve kudretle olan imtihanımızda utanç verici bir şekilde mağlup oluyoruz. Yolsuzluktu, rüşvetti, ihaleye fesat karışmaktı, görevi suiistimal etmekti... enişteydi, bacanaktı, şuydu buydu derken; din-ahlâk dışı hâllerin sergilendiği bir siyaset sahnesi ve bu sahne üzerinden yargılanan bir Müslümanlık-dindarlık algısı içinde ahiretimizi de tehlikeye sokacak bir biçimde kan kaybedip duruyoruz.
Şimdi, iktidarın ve iktidar yanlısı bazı gazetecilerin yaptığı gibi, yolsuzluk iddialarını, acaip bir akıl ve vicdan tutulmasıyla, AKP’nin önünü kesmeye yönelik bir çaba olarak değerlendirip yolsuzluk iddialarını dile getirenler hakkında iktidar gücünü de kullanarak antidemokratik ve vicdan dışı çağrılar yapmaya devam mı edeceğiz? Başka bir deyişle “dindar-sahtekâr” zıtlığının birlikte anılmasının yolunu açıp bu vebali ucuz menfaatler için yüklenmeye mi çalışacağız? Yoksa, ne olursa olsun hiçbir şekilde çamura bulaştırılmaması gereken İslam hakikatlerine sahip çıkma alicenaplığını mı göstereceğiz?
Siyasal İslamcılar düne kadar Bediüzzaman’ın “Îla-i Kelimetullah”ın maddeten terakkî etmek”ten geçtiği sözüne dayanarak iktidarı ele geçirmenin ve zengin olmanın gerekliliğinden bahsediyorlardı. İktidar bunun ön şartlarından biriydi ya… Yolsuzlukla terakki ettiği telakki olunan muktedir kardeşim! Bu zenginliği her yol mübah anlayışıyla gerçekleştirmeye çalışmak yalnızca hakikati çarpıtmak değil aynı zamanda büyük bir ahlâkî bozulmanın işaretidir. Şüphesiz Bediüzzaman’ın “Her bir mü’min, Îla-i Kelimetullah ile mükelleftir; bu zamanda en büyük sebebi, maddeten terakkî etmektir” sözünün işaret ettiği anlam; her bir mü’minin, mü’minlik sıfatının gerektirdiklerinden bir an bile uzaklaşmadan zenginleşebilmek ve sahip olduğu mevki, makam ve statüde kendini sürekli geliştirerek dinî-imanî hakikatlerin yayılmasını sağlamak, sahip olduğu zenginliğin gereğini harfiyen yerine getirmektir. Yoksa “Türkiye’de helâl yoldan zengin olmak zordur” sözünü doğrulatırcasına helâl olmayan yollarla bu zenginliğe ulaşmak ve bununla dindarlık algısını kirletmek değildir. Bu bağlamda “Aldatan bizden değildir” hadisi ile “maddeten terakki” arasında doğru bir ilişki kurmak gerekir. Mü’min maddeten terakki yolunda kendisini iki cihanda rezil rüsva edebilecek “sahte-kâr”dan ve sahtekârlıklardan uzak tutmalıdır ve zenginliğinin mükellefiyetini birer birer yerine getirmelidir. Başka bir çıkış yolu var mıdır, bilemiyorum.  


 

Kaynak: YeniAsya.com.tr 
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.