Bu haber kez okundu.

Namık Kemâl’den Cemil Meriç’e
M.Latif Salihoğlu (Yeni Asya Gazetesi)
GÜNÜN TARİHİ 13 Haziran 1987
Biri 19. yüzyılın sonlarında, diğeri 20. asrın âhirinde vefat eden “fikir ve kalem nâmusu”na sahip iki izzetli şahsiyeti tanırım: Namık Kemâl ve Cemil Meriç.

Namık Kemâl 1888’de, Cemil Meriç ise, 1987’de vefat etti. Vefat tarihleri arasında tam tamına yüz yıllık bir zaman dilimi var.

Günün Tarihi noktasından baktığımızda, ikisinin de 13 Haziran ile doğrudan bağlantıları var.

13 Haziran 1872’de, Namık Kemâl, Meşrûtiyet taraftarı bir grup arkadaşıyla birlikte "İbret" isimli gazeteyi neşretmeye başladı.

13 Haziran 1987 ise, yürekli mütefekkir Cemil Meriç’in vefat tarihidir... Cenâb-ı Hak, bu iki fikir adamına da rahmet ve mağfiret eylesin.

* * *

Bahsini ettiğimiz bu iki mümtaz şahsiyet, zahirî yaşantıları itibariyle pek de “dindar ve mütedeyyin” kişiler olarak görünmediler.

Fakat, sağlam bir itikada ve kuvvetli bir imâna sahip oldukları, gerek fikirlerinden ve gerekse hâl ve tavırlarından açıkça anlaşılıyor.

* * *

Bir başka husus, Bediüzzaman Said Nursî ile bağlantılı.

Namık Kemâl, Üstad Bediüzzaman’ın çokça takdir edip “Ehl-i kemâl” dediği bir zât. Bazı söz ve mısralarını eserlerinde zikrediyor.

Cemil Meriç ise, bilhassa ömrünün son yıllarında Üstad Bediüzzaman’ı keşfedip büyük takdir ile yâd etmekten şeref duyan bir zât.

Öyle ki, bir ziyaretimizde, Prof. Şerif Mardin’e, Bediüzzaman Said Nursî hakkında bir çalışma yapmasını kendisinin tavsiye ettiğini bütün ziyaretçilerin huzurunda anlattı.

Ayrıca, kendisi de bazı eserlerinde ve makalelerinde Üstad Bediüzzaman’dan ve fikirlerinden sitayişle bahsediyor.

Şimdi, bu iki değerli şahsiyeti biraz daha yakından tanımaya çalışalım.

Kemâl’in “İbret”lik hayatı

13 Haziran 1872’de İbret gazetesini neşretmeye başlayan Namık Kemâl'in gazetecilik hayatının en güzel, en verimli günleri bu gazetede geçer. Burada yazdığı hemen her yazı, başlıbaşına bir hadise olurdu.

Onun, bilhassa vatan, millet, hürriyet ve aile ahlâkına dair yazdığı yazılar, okuyanı ciddî şekilde etkiler, duygu ve düşüncesini elektriklendirir, heyecan ve şecaate getirirdi. Yazılarının bu derece tesir hâsıl etmesi, dönemin hükümetini ciddî şekilde tedirgin etti.

Ama, yapılan akıl almaz baskılar bile onu hiç yıldırmadı. Tam aksine, daha da bileyledi. (Dâva adamı dediğin, zaten böyle olur.)

Hükümet yetkilileri ise, özellikle İbret'in ilerleyen sayılarında onun yazmış olduğu "Garaz marazdır" başlıklı makalesini bahane ederek harekete geçti ve gazetesini kapattırdı.

Yine aynı makale gerekçe gösterilerek, Namık Kemâl İstanbul'dan uzaklaştırıldı ve Gelibolu Mutasarrıflığına memur edildi.

Burada da boş durmayan Namık Kemâl, büyük bir gayretle "Vatan Yahut Silistre" isimli tiyatro eserini vücuda getirdi. Bu eserin 1 Nisan 1873 günü akşamı İstanbul Gedikpaşa Tiyatrosunda sahneye konulmasıyla, adeta kıyâmet koptu. Halk, bu piyesi öylesine bir coşkun tezahüratla karşıladı ki, adeta yer yerinden oynadı.

Bu dalgalanmadan ürken hükümet, Namık Kemâl'i derhal görevden aldı ve kurtuluş çaresi olarak onu Kıbrıs'taki Magosa Zindanına gönderdi.

Namık Kemâl, burada da yılgınlık göstermedi ve Magosa Zindanından yazdığı mısralarla "Merkez-i hâke (yerin merkezine) atsalar da bizi; Kürre-i arzı patlatır çıkarız!" diye haykırdı.

* * *

Namık Kemâl, Magosa'da 38 ay mahpus kaldı. Benzer sebeplerle mahkûmiyet hayatı yaşayan diğer bazı arkadaşlarıyla birlikte 1876 Haziran'ında affedildi. 20 Haziran’da İstanbul’a döndü. İbret gazetesini yeniden çıkarmaya başladı. Sultan II. Abdülhamid, onu Şurâ-yı Devlet âzalığına getirdi ve Kànun-u Esasi’yi hazırlayan heyete dahil etti.

Ancak, bir müddet sonra Sultan Abdülhamid ile de ters düştüler. I. Meşrûtiyetin Anayasa ile birlikte askıya alınması, Namık Kemâl'i yine sert bir muhalefe sevk etti. Bu onun yeniden yargılanmasına yol açtı. Beraat etmesine rağmen İstanbul'dan uzaklaştırıldı.

Namık Kemâl, bu tarihten sonra sırasıyla Midilli, Rodos ve Sakız Mutasarrıflıklarında (vali–kaymakam arası makam) bulundu. Sakız'da görevli iken, yakalandığı "zatürree" hastalığı sebebiyle 2 Aralık 1888’de henüz 48 yaşında iken vefat etti.

Mütefekkir Cemil Meriç

1916 Hatay doğumlu olan Meriç, okuya okuya gözlerini kaybetmiş şahsiyetli bir fikir adamıdır.

Vefatından (13 Haziran 1987) birkaç sene evvel, önce beyin kanaması, ardından felç geçirdi. Bu yüzden uzun müddet yatalak halde kaldı. Ancak, yine de zihni melekeyi kaybetmedi.

Hayatının son yıllarında tanıma şansını yakaladığı Bediüzzaman Said Nursî ve eserleri olan Nur Risâleleri ile ilgili olarak, yazılı/sözlü çok tesirli ve sitayişkâr beyanlarda bulunan Meriç, Üstad Bediüzzaman'ın "celâdet" noktasında bir kahraman olduğuna ve bu asırda İslâm tefekkürünü temsil makamında bulunduğuna inandığını söyledi. İşte, bu konularla ilgili olarak 1981'de Cemil Meriç'le yapılan bir mülâkattan kısacık bir bölüm...

Korkmayan dâvâ adamı

Suâl: Vak'a-yı Hayriye'den (1839 Tanzimat'tan) beri bizde İslâm tefekkürünün büyük isimleri çıkmamıştır" diyorsunuz. ...

Cevap: Çıkmamıştır. Said Nursî var. Hürmete lâyık başka bir adam tanımıyorum. Ben onu tanıdım. Ben, 'Müslüman mütefekkir' deyince, celâdetiyle, cihadetiyle onu tanıdım, başka tanımadım.

Hepsi 'Pırt!' deyince kaçan, firar eden insanlar. Mehmet Âkif de dahil. Bir tane başka göremedim ki... Ama, mâzide var. Onları da yazdım. Ben Tanzimat'tan bugüne kadar gelen Türk edebiyatını, Türk düşüncesini gayet iyi bilirim. Bunların arasında iki tanesini çok seviyorum: Cevdet Paşayla Tunus'lu Hayreddin. Ötekiler karışık. Namık Kemâl şairdir. Severim, ama şair olarak severim. Aynı zamanda İslâmı müdafaa eden bir şairdir. O tarafını da beğenirim. Diğerlerini de öyle. Bunlar İslâmın müdafiidirler.

Saygı gösteririm. Bahsederken hürmetle bahsederim. Ama, benim uğraşma saham değil bunlar. İnsan her şeyle uğraşmaz, her şeyi bilemez ki...

Evet, Tanzimat'tan sonra büyük İslâm mütefekkiri yok. Olsaydı, zaten bu hale gelmezdik. Yani olsaydı, bir mücadele olurdu.

Hiçbir mücadele olmadı. Giyin dediklerini giydik, atın dediklerini attık. Dili de mahvettik...

Bütün bu cinayetler olurken, herkes pustu, sindi... Tek sesini çıkaran Said Nursî oldu, o kadar.

Şahsiyet, celâdet demektir

Sual: Bu yüzden mi celâdetine daha fazla önem verdiniz?

Cevap: Tabiî, son derece mühim. İslâm, celâdet demektir. Başka bir şey değil.

Şahsiyet, celâdet demektir. (Yerine göre) kabadayılık demektir. Hiçbir tehlikeye girmeden, hiçbir şey olmaz. Fakat, o kısım ayrı mesele.

İslâm tefekkürü bakımından Said Nursî'nin değeri nedir? O ayrı bir tetkik mevzuudur. Bu dâvâda, benim ele aldığım dâvâda, mühim olan insanların insan olması, şahsiyetli olması, kahraman olması, celâdet göstermesidir.

(Yeni Devir, 9 Ocak 1981) 
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.