Lüks Hacı çoğalıyor ama ruhu azalıyor

Diyanet İşleri Başkanı Görmez'den farklı konularda çarpıcı mesajlar.

Lüks Hacı çoğalıyor ama ruhu azalıyor
Abdullah Uzun
Abdullah Uzun
18 Ekim 2013 Cuma 10:16





Risale Haber-Haber Merkezi

Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez, deneyimli gazeteci Ömer Şahin’in TRT Türk’te yayınlanan Görüş Farkı programına konuk oldu. Kurban bayramı ve Hac konusunda önemli açıklamalar yapan Diyanet İşleri Başkanı Görmez’in konuşmasından satır başları şöyle:

Devasa binalar altında Kabe esir bırakılmasaydı

Hac ibadeti noktasında bütün İslam ülkeleri, bütün dünya Müslümanları bir sorunla karşı karşıyadır. Milyonlarca talep var. Şu anda dünyada yılda 20 milyon hacca gelme talebi var. Mevcut durumun on katıdır bu talep. Bu sene 2.5 milyondu. Kaçaklarla 3 milyonu bulmuştur. Bütün bu genişletme çalışmaları sonuçlansa dahi bu sayı 5 milyonu geçmeyecektir. Gönül isterdi ki baştan itibaren Medine ve Cidde düzlüklerinde birer uydu kent kurulabilseydi. Mekke'nin altından metrolarla ulaşım sağlanabilseydi. İbadet mekanları bu kadar daraltılmayıp devasa binalar altında Kabe esir bırakılmasaydı. Ne zaman gitsem o etrafındaki binalardan dolayı kalbimde Kabetullah'ın mahzun olduğunu düşünüyorum.

“Bütün o mekanlar (Arafat, Müzdeli ve Mina) dünyanın en güzel milli parkına dönüştürülebilir, en güzel bahçelerine dönüştürülebilir...”

İki büyük uydu kent kurulması konusunda görüşmeler yapılıyor ancak bunlar şuan için fikir aşamasında. Ne zaman icraata geçilir bilemiyorum. Fakat ondan önce daha önemli bir sorun var. O da meşair dediğimiz Arafat, Müzdeli ve Mina. Sadece 70 bin Türk hacısının Arafat'tan Müzdelife'ye hareket için bize gösterilen yer yaklaşık 1,5 kilometre ve araçla gidiliyor. Daha sonra yaya devam edilmek zorunda. Müzdelife'de vakfeye durabilmek için, Meşari Haram'da namaz kılabilmek için bir müddet orada beklenilmesi gerekiyor. Ancak bize tanınan yer o kadar daracık bir mekan ki hepsi ayakta bile beklese o mekan bizi almaz. Onun için bütün o mekanlar dünyanın en güzel milli parkına dönüştürülebilir, en güzel bahçelerine dönüştürülebilir. Bunları biz tabi konuşuyoruz, değerlendiriyoruz. İnşallah yetkililerin de değerlendiriceğini umuyorum.

“Gerçekten dünyevileşme bütün Müslümanları o kadar sarmış bir vaziyette ki ibadetlerimizi çok etkiliyor. Allah’a olan kulluğumuzu etkiliyor...”

İhlasımızı, samimiyetimizi, olumsuz yönde çok etkiliyor. Sadece haccımız değişmedi. Namaz bizi değiştirmiyor. Biz namazı değiştirmeye kalkışıyoruz. Hatırlarsanız ramazan önce bir konseptimiz var. “Biz Ramazan’ı değiştirmeyelim, Ramazan bizi değiştirsin, Oruç bizi değiştirsin”, Hac bizi değiştirsin ama bilhassa bunlar benim şahsi gözlemlerim belki de yanılıyor olabilirim. Yanılmak isterim doğrusu son 10 yılda her yıl birşeylerin değiştiğini görüyorum. Budan 10 yıl önce veya 5-6 yıl önce hem Kabe’yi tavaf ederken. Herhangi bir hacının bir kulağında telefonla, ticari bağlantılarını yapmaya devam ettiğini, bir elinde de kamerayla kendi tavafını kaydettiğine şahit olmazdım. Ama şimdi öyle şeyler görüyoruz.

Secdede bir insan düşünün Allah’a kulluğun, Allah’la Kabetullah’ın etrafında tavaf ederek diyalog kurmaya çalışıyoruz. Rabbimizle diyalog içerisindeyiz. Dolayısıyla bizim belki fıkıh, ilmihal kitaplarında bunların tavafa zarar vermeyeceği yazılı olabilir. Söylemek istediğim şu: imkanlarımız artıyor. Otellerimiz lüksleşiyor, Kabe manzaralı odalarımız çoğalıyor. VIP Hacı lüks Hacı çoğalıyor. Ama Hacc’ın ruhu azalıyor. Hacc’ın çok eğitici ve dönüştürücü bir yönü var. Hac ibadetinden dönen insan hani Anadolu’da yanlış da olsa bir anlayış vardır. “Niye gitmiyorsun Hacc’a?” “elimi teraziden çekeyim de öyle gideyim”. Tamamen yanlış bir anlayış. O hassasiyet güzel bir şey. Ama fikir ve düşünce yanlış. Dolayısıyla Hacc’ın çok müthiş dönüştürücü bir yönü var. Eğitici yönü var. Bunların zayıflamaya başladığını görüyoruz doğrusu. Bundan irkiliyorum. Ben geçen sene şahit oldum. Bir hacı arapça olarak telefonla “Brezilya’daki iş ortağımı bana bağla” diyor tavaf esnasında. Bir taraftan da kamerayla çekiyor. Bunlar çoğalıyor. Bizim kendi hacılarımız içerisinde de çoğalıyor maalesef.

“Hac ibadeti bize bu dünyada yolcu olduğumuzu öğretiyor...”

Hacc’ı 5 yolculuğa ayırıyorum. İnsanın kendi iç dünyasına yolculuğu, insanın Ahirete yolculuğu, insanın iman kardeşlerine yolculuğu, insanın Hz. İbrahim ile başlayan İslam tarihine yolculuğu, ve Kabe’nin Rabbi’ne yolculuğu. Şimdi bu yolculukların hepsini biz gerçekleştiremezsek. O zaman Türkiye’den Suudi Arabistan’a yaptığımız bir yolculuğa dönüşüyor. İki parça havluya sarılan her kişi ihrama girmiş sayılmıyor. Çünkü ihram sizi mülhim yapıyor. Kişinin ihrama gelmesi, ihram kelimesi Haram’dan geliyor. Kendinize bazı şeyleri böylece haram kılıyorsunz. Adeta oruçlu gibi. Oruçlu nasıl ki yemek yiyemiyor ve bazı şeyler yapamıyor. Mülhim aynen öyle o da bazı şeyleri yapamaz. Bir sinek öldüremez, bir karıncayı rahatsız edemez, bir ot koparamaz. Haram kelimesinin iki manası var. Bir, hürmet kelimesinden gelir haram kelimesi. Saygınlık ifade eder. Dolayısıyla o ihram çerçevesinde mümin ihrama büründüğü zaman büyük bir saygınlık içerisine girmiş olur. Hürmet dairesine girer ve adeta ak kefenler içerisinde mahşere gidiyormuş gibi Rabbine bir yolculuk gerçekleştirmiş olur. Zaten dünya hayatı bir yolculuktur. Aslında hac ibadetinin en önemli özelliklerinden bir tanesi yolcu olduğumuzu bize öğretiyor. Dikkat ederseniz hac ibadetinde yürümek bir ibadettir. Şu anda malumunuz hacılarımız şeytan taşlamaya gidip geliyor. Dolayısıyla insanlar oraya doğru yürüyorlar. O atılan her adım ibadet. Tavafta yürüyoruz o ibadet. Say’da yürüyoruz ibadet. Arafat’tan müzdelifeye akıyoruz o ibadet. Müzdelifeden Mina’ya yürüyoruz o ibadet. Bütün bunlar bize dünyada yolcu olduğumuzu hatırlatmak içindir. Ama bütün bunları biz bir tarafa bırakarak sadece bu organizasyonda bir takım şeylere takılıp kalırsak hakikaten o ruhu zayıflamış oluyor haccın.

Temizlik konusu...

“İslam’ın müminlerde gerçekleştirmek istediği temizlik mefhumu maalesef tam olarak gerçekleşebilmiş değil...”

Bizim hiçbir fıkıh kitabımız yoktur ki hangi bölümünü açarsanız açın ilk bölümünde Kitabul Taharet yazar. Hakikaten dini mübini İslam kadar temizliğe önem veren, temizlik üzerinde duran bir din yoktur. Yani Peygamber Efendimiz (sas) ilk defa temizlik konusunda Arapları su ile tanıştırmıştır. Ve bu konuda da bir inkilap gerçekleştirmiştir. Çünkü Resul-i Ekrem’den önce temizlik daha çok kumla yapılıyordu. Ellerini yıkamak istedikleri zaman kuma sürüyorlardı ve böylece temizleniyorlardı. Ama Resul-i Ekrem suyla tanıştırdı onları. Hatta Medine’nin ilk üç yılında yemek yendikten sonra abdest almayı şart koştu temizliği öğretmek için. Bu konuya girmek istemiyorum çünkü bu konu gerçekten çok engin bir konu. Ama maalesef kültür, gelenek, görenekler, örf ve adetler, coğrafya vs. şartların İslam’ın müminlerde gerçekleştirmek istediği temizlik mefhumunu maalesef tam olarak gerçekleşebilmiş değil. Bunu bir özeleştiri olarak doğrusu ifade etmek isterim.

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Hac ziyareti...
“Doğrusu bunlar artık bu çağdaş dünyada yadırganacak şeyler değildir...”

Bir müslüman ülkenin cumhurbaşkanının, başbakanının veya yetkililerinin hac ibadeti gibi büyük bir ibadeti yapması, orada dünya müslümanları ile görüşmesi, dünya müslümanlarının temsilcileri ile buluşmasının çok önemli olduğunu düşünüyorum. Şahsen bir vatandaş olarak sevinçle karşıladığımı ifade etmek istiyorum. Bugün hakikaten Başkanlık olarak bizleri onurlandırmasından büyük bir mutluluk duydum. Çok güzel bir amosfer oluştu.

“Teknoloji insanlara hükmediyor. İnsan teknolojiye hükmetmeli, teknoloji insana değil...”

Biz doğrusu medeniyetler kurmuş bir milletiz. 21 yaşında İstanbul’u fetheden Fatih Sultan Mehmet Han bizim milletimizin bir evladı olmuştur. Sadece bizim gençliğimiz değil bütün İslam dünyasında ve hatta dünyada gençlik çok hızlı değişiyor. Teknoloji insanlara hükmediyor. İnsan teknolojiye hükmetmeli, teknoloji insana değil. Vasıtalar bizim elimize verilmeli. Vasıtalar bize yön vermemeli. Benim orada endişelerim var. Böyle sarık cübbe giyinmiş bir insan olarak değil, bir hoca olarak değil, bir fert olarak bir birey olarak, bir baba olarak aynı zamanda, bir hoca olarak, bir öğretmen olarak, yüzlerce öğrencim oldu benim. Bilhassa son yıllarda giderek bu artıyor. İnsanlar hakikatlerden uzaklaşıyor. İnsanlar bireyselleşiyor, teknolojiye esir hale geliyor. Bugün sanal ortamlarda insanlar yapamayacakları ve işlemeyecekleri bütün günahları işleyebiliyorlar. Ve insanlar o günahlarla baş başa kalıyor. Bir aile ortamı düşünün. Her oda müstakil bir dünyaya dönüşüyor. Her odada her genç bir sanal tutkunun esiri olabiliyor.

İslamofobia...
“Her Müslüman Allah'ın rahmet dininin neden bir korkuya dönüştüğünün muhasebesini yapmak zorundadır...”

Diyanet İşleri Başkanlığı olarak İslamofobia raporları hazırlıyoruz. Belçika'da bir araştırma merkezimiz var. Almanya'da bir araştırma merkezimiz var. Bunlar marifetiyle ve oralardaki müşavirlerimiz ve ataşelerimiz vasıtasıyla üç ayda bir, altı ayda bir, yılda bir oradalarda İslamofobia ile ilgili son gelişmelerin raporalarını hazırlıyoruz. Bu raporları ilk okuyan ben oluyorum. Aslında o ülkelerde de bizatihi bazı kamu kurumları ve özel kuruluşlar anketler yapıyorlar. Yani insanlara anketler yaparak kaçta kaç insanın İslam denildiğinde kalbinde bir korku oluştuğunu tespit ediyorlar. Bu korku maalesef sürekli artıyor.

“İslamofobia’nin sorumluluğunu sadece küresel siyasetin aktörlerine yıkarak bu işin altından kalkamayız...”

Bu korku 11 Eylül saldırılarından sonra sürekli artmaya başladı. Mesela 11 Eylül olaylarından bir sene sonra daha azdı. Yani olayın işlendiği zamana yakın olan zamanlarda İslamofobia oranı insanlarda daha azdı. Sonraları bu korku nefrete dönüştü. Önce korku yükseldi. Sonra korku nefrete dönüştü ve insanlarda İslam'la ilgili bir nefret oluştu. Şimde doğrusu bir Müslüman olarak, bir mü'min olarak, Türkiye'de hasbel kader dini hayatın rehberliğini yapan bir kurumun başında bir insan olarak her an yüreğinde sızısını hissettiğim önemli bir konudur bu. Her Müslüman Allah'ın rahmet dininin neden bir korkuya dönüştüğünün muhasebesini yapmak zorundadır. Bunu sadece küresel siyasetin aktörlerine yıkarak, bu işin altından kalkamayız. Bu korkunun bizden kaynaklanan yönleri var.

“Hayatımızda İslam'ın o rahmetini dünyaya gösterebiliyor muyuz?...”

Gösteremiyoruz. Kendi ilişkilerimizde gösterebiliyor muyuz? Gösteremiyoruz. Peki kaç Avrupa dilinde İslam'ın o rahmetini anlatan ne tür bir literatür oluşturduk bugüne kadar. Acaba Londra'da herhangi bir kitapçıya girdiğinizde İslam'ı anlatan kaç tane kitap var ve o kitaplardan kaçta kaçı İslam'ı gerçek anlamıyla anlama imkanına sahip kılıyor okurlarını. Yani bütün bunları düşündüğünüzde hem bilgi bakımından, hem medeniyet bakımından, hem düşünce bakımından, hem yaşayış bakımından Müslümanların bu konuda sorumlulukları var bu sorumluluklardan biz kaçamayız. Allah'ın huzurunda Arafat'ta hep birlikte toplandığımız günde itiraf edeceğimiz en büyük günahımız nedir global ölçekte, küresel ölçekte, İslam dünyasının biz Müslümanların en büyük günahı nedir diye bana sorarsanız. En büyük günahımız budur. Buna bir de İslam dünyasındaki kardeş kavgalarını, kardeş katillerini, inanların çocuklarına bombalar sararak camilere girip patlatmalarını eklersek bu günahın ne kadar büyük boyutlarda olduğunu rahatlıkla görebiliriz. Herhangi bir avrupa ülkesinde, herhangi bir haber kanalında ilk üç haberin içerisinde Irak'ta patlama, Pakistan'da katliam, Mısır'da facia gibi haberler zaten varolan İslamofobia'nın bir nefrete dönüşmesine yardımcı oluyor. Bir sarmal olarak bütün bunları planlayan güçler var mı? Var. Ama sadece o güçleri kınayarak bir mazeret olamaz.

“Kitlesel cinayetlerle İslam'ı lekelemek isteyen insanların referansını İslam'dan alma imkan ve ihtimali yoktur...”

İslamiyeti referans alarak masum herhangi bir insanı katletmenin konuşulabilir, değerlendirilebilir, tartışılabilir hiçbir tarafı olamaz. Kitlesel cinayetlerle İslam'ı lekelemek isteyen insanların referansını İslam'dan alma imkan ve ihtimali yoktur. Bilinçler yaralandı dolayısıyla şiddet oluştu, terör oluştu, onlar da bu yola başvurdular denilebilir ama böyle içinde çocuk, kadın, erkek, suçlu, suçsuz, masum demeden rastgele insanları katletmenin İslam'la uzaktan yakından hiçbir ilgisi ve alakası olmaz. Sürekli ifade ediyorum. Müslümanların aynı zamanda bütün eğitim sistemlerini, insan yetiştirme düzeneklerini Kur'an'la hayat arasındaki ilişkiyi kurma biçimini, yöntemini, metodolojisini bu açılardan yeniden ele almak gerekiyor. Bu haksızlıklara karşı çıkmamak anlamına gelmez. Mü'min bir yerde haksızlık olduğu zaman haksızlığa karşı çıkar. Ama bu şekildeki yöntemlerle yani hakkı haksız yöntemlerle hiç kimse yüceltemez zalime, zulmederek, karşı çıkılamaz, zalime karşı mücadele edilemez. Kaddafi'nin öldürülme biçimini televizyondan izledikten sonra ertesi gün bir açıklamam olmuştu. "Zalime ceza vermeyi, adalet ölçüsü içerisinde bilmeyen toplumlar mazlumların hakkını savunamaz."

“Masum insanları yok sayarak onları katletmenin İslam'la hiçbir ilişkisi yoktur...”

Yani savaşmak zorunda kalabilirsiniz. Ama savaşın bir ahlakı var, savaşın bir hukuku var. Sevgili peygamberimiz (s.a.v.) savaş esnasında zorda kalmadıkça oradaki bir bitkiye dahi müdahale edilmemesi emrini vermiştir. Oradaki hayvanları telef etmeme emrini vermiştir. Yaşlılara dokunmama, çocuklara dokunmama, kadınlara dokunmama emrini vermiştir. Haksız birisi cezalandırılacaksa Hak onun yanındadır. Masum insanları yok sayarak onları katletmenin İslam'la hiçbir ilişkisi yoktur.

Kurban Konusu...
“Kurban ibadetini tartışma konusu yapmak doğru değildir...”

Kurban bir ibadettir ve Hac ibadetinin ayrılmaz bir parçasıdır ve bu ibadet ayrıca dünyanın her tarafında da Hz. İbrahim'den ve Sevgili Peygamberimiz’den (a.s.) bu yana tarih boyunca bütün müslümanların uygulayageldikleri bir ibadettir. Normalde hergün bütün insanlık, bütün insanlar, yüzbinlerce hayvan kesiyor ve onları tüketiyorlar malumunuz. Kurban ise bizi Allah'a yakınlaştıran bir ibadettir. Bizi Allah'a yakınlaştıran bir ibadeti yaparken bizi Allah'tan uzaklaştıracak davranışlardan kaçınalım. Düzelmeler olmakla birlikte hala İslam'ın o nezahatine, nezaketine, zarafetine, Peygamberimiz (s.a.v.)'in ihsan dediği, O büyük bir prensibi henüz egemen kılamadığımızı ifade edebilirim. Bu düzelinceye kadar, bütün Müslümanlar bunu düzeltinceye kadar eleştirmeye devam ederiz. Ama bunu eleştirirken kurban ibadetini tartışma konusu yapmak doğru değildir. Çünkü bu Kur'an-ı Kerim'in ifadesiyle şeairdendir. Yani bu ibadetlerin her birinin arkasında semboller vardır. Simgeler vardır. Başka derin manalar vardır. Bunları yok sayarak Müslümanların bütün inancına tırnak içerisinde saygısız davranarak yorum yapma hakkına hiç kimse sahip değildir. Bu doğru olamaz.

“İsmail’in nakdi karşılığı yoktur...”

İsmail'in nakdi karşılığı yoktur. Yani bütün bu değerlendirmeleri yapan kardeşlerimizle belki bir araya gelip İbrahim peygamberi İsmail peygamberi oradan başlayan İslam geleneğini hac ibadetini, Hacer validemizi, sevgili peygamberimizi onun mesela hayvanlara verdiği değeri, hayvanlara gösterilmesi gereken değeri, şefkati, merhameti keşke paylaşabilsek. Biraz bütün bunlar değerlendirilmediği zaman yüzeysel bir takım değerlendirmeler ortaya çıkıyor. İsmail'in nakdi karşılığı yoktur. Yani Allah İsmail'e bedel olarak bir koç ikram etti. Hz. İbrahim'e. Kur'an-ı Kerim'in açıklamasıyla yani bir insan inanmıyor olabilir ona bir şey diyemem. Ama bir Mü'min Kur'an-ı Kerim'e inanıyorsa. Kur'an-ı Kerim bize bunu böyle nakleder. Sadece Kur'an-ı Kerim'de değil Kur'an-ı Kerim'den önce bütün kutsal metinlerde bu var Sadece onlar İshak derler. Biz İsmail deriz. Ama İsmail'in nakdi karşılığı yoktur. İslam dininde bir kural vardır. İbadet alanı içtihada kapalıdır. Yani bir olay sosyal hayatla ilgiliyse siz İslam'ın sabitelerinden hareketle bir takım yeni yorumlar yapabiliyorsunuz. Ama bu salt ibadet ise namaz gibi, oruç gibi, kurban gibi bir ibadet ise siz yorumlarla bunu değiştiremiyorsunuz.

İslam’da Hayvan Hakları...
“Bir kediyi aç bırakmayı cehennemlik bir davranış olarak tasvir eden bir Peygamberin ümmetiyiz...”

Biz bütün dünyaya hayvan hakları mefhumunu hediye etmiş bir dinin mensuplarıyız. Bütün araştırmacıları davet ediyorum hiç kimse Hicri 3. Ve 4. asırda Müslümanların ortaya koyduğu hayvan hakları mefhumunu ondan daha önce hiçbir dinin, hiçbir geleneğin, hiçbir medeniyetin litarüdüründe bu kavramı bulamaz. Biz bir kediyi aç bırakmayı cehennemlik bir davranış olarak tasvir eden bir Peygamberin ümmetiyiz. Biz çölde susuz kalmış bir köpeği kuyuya inip kendi ayakkabısını suyla doldurup çıkarıp o köpeğe ikrama eden bir insanın davranışını cennetlik bir davranış olarak ifade eden bir Peygamber'in ümmetiyiz. Hayvana işkenceyi hayvana işkence edeni lanetleyen bir Peygamberin ümmetiyiz.

Kanuni Sultan Süleyman’ın karınca ile imtihanı...

Kanuni ağacını karınca bürüyünce soruyor birisine ne yapalım diye. Kireç döküp hepsini imha edelim diyor. Hemen Şeyhülislam'ın odasına gidiyor, bakıyor ki kitabının üzerinde notları var kendisi yok. Odasında hemen not yazıyor Şeyhülislam'a. Diyor ki “ağacımı bürüyüptür karınca, günah olur mu anı kırınca” ve ayrılıyor oradan. Şeyhülislam odasına dönünce sultanın imzasıyla bir not görüyor. Çevirip arkasına yazıyor: “Yarın hakkın divanına varınca, alır Süleyman'dan hakkını karınca”. Hz. Süleyman da kendisine büyük güç verilen bir Peygamber'dir. Ama o da gücünü karıncayı incitmeden kullanmıştır. Bize Allah'ın verdiği güçleri yeryüzünde karıncayı incitmeden kullanmayı öğreten kitabın mensuplarıyız. Onun için Süleyman Paygamber ordusuyla bir yerden geçerken karıncalara hitap edecektir. “Ey karıncalar yuvalarınıza girin biz size zarar vermek istemiyoruz” diyecektir Hz Süleyman.

“Hiç kimse bize hayvan hakları dersi vermeye kalkışmasın...”

Her mü'min kurban ibadetini kendisini Allah'tan uzaklaştıracak her türlü davranıştan kaçınarak, hayvana asla eziyet etmeyerek yerine getirmelidir. Binek hayvanlarının hukukuna ilişkin bölümler vardır bizim kadim kitaplarımızda. Yani yükü ne kadar olacak. Belli zamanlarda nasıl dinlendirilecek, nasıl yem verilecek. Bu hukuku anlatan kitaplarımız vardır bizim. Dolayısıyla benim bir cümlem öne çıkıyor zaman zaman: “Hiç kimse bize hayvan hakları dersi vermesin.” Aslında o cümlede ben şunu kastetmek istiyorum: biz Müslümanlar zaten tarih boyunca hayvan haklarına değer vermişiz. Peygamberimiz Yüce Kur'an'ımız bize bunu öğretmiş. Kurban ibadetini İslam'ın o nezaheti, nezaketi içerisinde gerçekleştirelim ki hiç kimse bu yaptıklarımızdan dolayı bize hayvan hakları dersi vermeye kalkışmasın 

İlgili Galeriler
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.