Ana babaya “öf” bile deme!

Ana babaya “öf” bile deme!

Ana babaya “öf” bile deme!
Abdullah Uzun
Abdullah Uzun
04 Kasım 2014 Salı 08:58

Zeynep ÇAKIR(Yeni Asya gazetesi)
Saçlar yoluk, burnunda ve önlüğünün kollarında sümük izleri, çamurlu pantolonlar, kaplanmamış defterler, dişle yontula yontula kalemden başka herşeye benzeyen kalemler, tahta olanından, heybe türüne kadar çok versiyonlu, ama asla bugün bildiğimiz türden çanta olmayan acayibü’l-garaip bir eşyanın içine kitap defter tıkıştırmalar...

Beyazdan başka bir renge büründüğünden ötürü renk ismi ancak; kir pas olarak konulabilecek aslını unutmuş yakalıklar...
Bu bizim bir zamanlar okulda hiç de az sayıda görmediğimiz bir öğrenci tipolojisiydi... O yüzden okula temiz pak gelen ve derslerine sadık öğrenciler parmakla gösterilir, tahta önüne çıkarılıp iltifatlara boğulurken öğretmen tarafından bu kalıpta olmayanlar iyice rencide edilip yerin dibine sokulurdu...

Öğrencinin eve gelişinde ise, durumu çok mu parlaktı sanki; o çanta ve üzerindeki idam gömleği nevinden önlük fırlatıldı mı aslî vazifelere koşturma başlardı... İsterse yapmasın... Ya ineğin peşine çoban, ya güğümlerle su taşımak, tarlada tırpan, evde bulaşık yalaşık... Okul öylesine kıymetsizdi... Ve çocuk ise eli işe yatkın olur olmaz küçük yaştaki işçi kontenjanına dahil olurdu... Ailelerin vicdan yaptığı; çocuğunun ne kadar hırpalandığından dem vurup kıyamamazlık gösterdiği ise nadirattan vakalardı...Tam tersine demir tavında dövülecek insan çocukken pişecekti ki dayansın... Bugün ağlaması yarın dövünmesinden iyidir der çıkarlardı işin içinden...

Bu tutum iyiydi demiyorum... Ne var ki böylesi bir talimin esasında emre itaat vardı, hayırhahlık vardı. Büyüğe hürmet vardı.. En korkulan şeydi hayırsız evlat damgasını yemek, işten kaytarmak, yardımdan gocunmak...Peki nerde kaldı çocuksu heveslere tolerans, çocuğunu incitmeyen bir üslup, hoyratlıktan uzak bir sahiplenme, merhamet ve sevginin aktarımında cömertlik diyeceksiniz? Maalesef bunlar da nadirattandı...

İşte; bu anlayışın ucundan kenarından talihsizce(!) nasiplenen nesillerin bu hikâyelerin tam tersine bir tutum içine girerek; “Biz görmedik çocuğum görsün” şeklinde bir görgüsüzlüğün toplu seremonilerini kulaklar ağızda gerçekleştirirken. yetiştirdikleri şey; büyüdükçe şişen ve ebeveyni de yutacak olan çocuk egosundan başka bir şey değildir...

Anne babalar yaşayamadıkları çocukluğun intikamını alıyorlar, bir benlik; bir kabul yarışının içinde kendilerini yarıştırırken çocuklarını kobay haline getiriyorlar da farkında değiller... Güçlü; hayatın her zorluğuna karşı mukavemetli dünün insanında eksik kalmış bir çocuksuluk, bugün ise tıkabasa doyurularak şişirilmiş; obezleştirilmiş çocukluk duygusunun üzerinde hiç büyüyemeyen, hayatın meşakkatli bir safhasına tosladığında elinden alınmış bir oyuncağa ağlayan çocuk olmaktan bir adım mesafe katedemeyen zamane yetişkinleri... Yardım, merhamet, diğergamlık, gayret öğretilen değil aktarılan hasletlerdir, nakış nakış ilmek ilmek işlenir gelecek nesillere... Aile ve akraba yakınlığından izole ve alabildiğine tecrit edilmiş çocukların böylesi bir donanım ve zenginlikten mahrum kalışıysa; gün gibi aşikâr...

Hasılı; dünküler de abartmış, bugünküler de... Sonuç enaniyet fena kabarmış, lâkin altın çuha olan kabahatı kimse üstüne almamış...

Problemin kaynağında, Müslüman kimliğimize rağmen dünyevî tercihlerin ön plana alınması var aslında... Dindarında, ehl-i dünyasında bir okul fetişi tutturulmuş gidiyor..

Evet, bu arada ibadet şuurunu aşılıyor; dinî vecibelerini aksatmaması için elinden gelen her türlü gayreti de gösteriyor ebeveynler... Fakat bunca gayret; hürmetkâr ve ana baba hukukunu çiğnetmeyen bir evlat profili ortaya çıkarmaya yetmiyor... Diyelim ki; 6 yaşından 23’üne kadar okula göndermek için sen kalkmış, kahvaltısını hazırlamış, okuldan gelince çalışma şartları aksamasın diye her türlü konforu eksik etmemişsin. Misafirliğe gitmemiş çocuk seninle; gelene hoşgeldine bile çıkmamış... Varsa yoksa elinde bir test kitabı, o bıraksa sen tutuşturuyor, “Aman ha; ya bir yeri tutturamazsa” diye yanıp tutuşuyorsun!
İki elin kanda iken; “Oğlum-kızım şunu da sen yap” dememişsin, desen de cevap klasik; “Dersim vaaar...” Kendi programlarının bir milim bile aksamasına tahammülsüz şimdiki çocuklar... Siz bütün zamanlarınızı onun için harcarken, onun sizin hatırınız için harcayacağı bir yarım saati bile yok nedense...

Ama iş; arkadaşlarıyla vakit geçirmek, kendi ilgi duyduğu bir şeye yönelmek olunca, dağ gibi derslerin arasında geniş zamanlar bulmak hiç de zor olmuyor... Okul ve derslere bunca tahşidatla biz, evlatlarımızın bizden kopuk, nüfuz edemediğimiz, bizi dışarda bırakan, ana baba ve akrabalar ekseninde olmayan yeni bir hayat tarzı inşa etmelerine kendi rızamızla ve beklentilerimizin rağmına onay veriyor, boyun eğiyoruz...

Menfaat-i şahsiyesine himmeti hasretmek olan yabanî düsturu çocukluktan gençliğine kadar adım adım bina eden biziz. O binanın üstünde hamiyetini, anababa hakkı başta olmak üzere, kendi rahatının rağmına başkaları için kullanan hayırlı evlat profili bekliyoruz da; nasıl olsun?

“Şimdi terbiye-i İslâmiye yerine giren terbiye-i medeniye ile on taneden bir-iki hakiki evlâd kendi vâlidesinin şefkatine mukabil fedakârane hizmet ve dindarâne duaları ile ve hasenatları ile vâlidesinin defter-i a’mâline haseneler yazdırmak ve âhirette de, sâlih ise vâlidesine şefaat etmek ihtimaline mukabil, ondan sekizi o hâleti göstermediğinden...” tesbitindeki oranlama azlığı tam da bugünkü halin deşifresidir. Bu halin müsebbibi ise, itiraf edelim ki biziz...

Çocukların başarısına biatlı, onların her keyfine itaatkar olan bizleriz... Sonra da hakkımız olanı almak; lâyık olduğumuz hüsn-ü muameleyi görmek istiyoruz, ama olmuyor. Terbiye esaslarından birinin bile zembereği İslâmî düsturlardan inhıraf edince, gündelik dilde ebeveyn-evlat diyalogları üç aşağı beş yukarı aşağıdaki örneklerde olduğu gibi yükseliyor evlerden;
“Namazını kıldın mı evladım?”
“Öff anne kıldım sorma!”
“Kalın giy üşürsün!”
“Of


f anne karışma!”
“Zamanın boşa geçiyor!”
“Offff bi sus! Ben biliyorum ne zaman, ne yapacağımı!”
“Evladım ilaçlarım!”
“Tamam getirecez tamam.”
“Kızım nerdesin, özledim.”
“Oofff anne, benim de çocuklarım var.”
“Camı kapar mısın, üşüyorum.”
“Pufff daral geldi, ben de boğuluyorum...”
“Hatim paylaşmıştık, cüzünü bitirdin mi?”
“Offf ya tmm. Okucaz dedik yaaa... Hem sen söylemesen de okuyoruz sonuçtaaa...”
“Ofluyorsun, pufluyorsun da evladım dilerim ki vah demeyesin... eyvah demeyesin sonrasında... Bu âyete rastlayınca bir daha oku o halde; ‘Rabbin, sadece kendisine kulluk etmenizi, ana-babanıza da iyi davranmanızı kesin bir şekilde emretti. Onlardan biri veya her ikisi senin yanında yaşlanırsa, kendilerine “of!” bile deme; onları azarlama; ikisine de güzel söz söyle.’ (İsra 23.) Gör de oku... Duy da oku!”

“‘Oyy oyy... Gördüm anacım, gördüm! Okudum anacım, okudum’ dediğini de bir duyayım!”
Bu zamanda takva üzerine konuşurken; genellikle başörtüsü, ibadetler, harama nazar etmemek başlıklarına odaklanıyoruz... Ana babaya itaatsizliğin, hürmetsizliğin belki bakımlarını eksik ederek değil, ama lisan ve tavırla incitici bir yol tutturulduğu ve bu halin dininde, diyanetinde olanlarca bile had safhaya eriştiği gözlerden kaçmadığı, ebeveynlerin şefkatlerinden sessiz kalmakla beraber kalplerinin kırık olduğunu, evladım iyi olursa ben de iyiyim diyerek açılmayan kapılarını; sorulmayan hatırlarını, yardıma muhtaç halde beli bükük didinmeye muhtaç oluşlarını hiç söylemiyoruz.. Anlatırsak, bu hanedeki kırık notu yüzünden kimse sınıfı geçemeyecek zira, ya da ekalliyette kalacak... Ana babaya itaatsizlik, isyan, hatırlarını kırmak da büyük günah değil mi?

Üstad’ın; “Bu zamanda, farzlarını yapan, kebîreleri işlemeyen kurtulur” ölçüsünde örneklendirmeyi; tam da bu hususa işaret edip; 7 kebairden herhangi birinden değil de, ana babaya isyan şıkkı üzerinden yapması; bugün düçar olduğumuz haleti şu ifadelerle nazara vermesi ne kadar manidardır; “Hayat-ı içtimaiyeyi idâre eden en mühim esas olan hürmet ve merhamet gayet sarsılmış. Bazı yerlerde, gayet elîm ve biçare ihtiyarlar, peder ve valideler hakkında dehşetli neticeler veriyor.”
(Mektubun tamamı için: Kastamonu Lâhikası, s. 110. )

Diğerlerinden pençesini kurtarmakta cehd içinde olan günümüz insanının, iş bu konuya gelince hali nice oluyor? “Cariyenin efendisini doğurması” gibi bir zamanın haliyle hallenmekten korkmanın da, kurtulmanın da yolu ancak Sedd-i Kur’anî’nin hükümranlığına sığınmak ve imtisal ile mümkün... Öyleyse;

Var mısınız; ana babaya öf bile dememe seferberliği başlatmaya! 

Etiketler; #ANA VE BABA

İlgili Galeriler
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.