Bu haber kez okundu.

Yaylalarımızı koruma altına almalıyız

Yaylalarımız koruma altında değil. Betonlaşma halen sürüyor. Ben yıllar önce gidip Ayder’de mutlaka kalırdım. Artık gidip kalmıyorum, betonlaşma çok çirkinleştirmiş. Bu yaylalar bulunmaz... Yaylalarımızın bu haliyle kalması lazım.

*Öncelikle sizi tanımak istiyoruz. Hayat hikâyenizden bahseder misiniz?

Şiire meraklıyım, şiir okurum, yazmam ama çok iyi okurum. Pek çok önemli yazarların şiirlerini bir de yöresel şairlerimizin şiirlerine önem veririm. Hikaye tabi şiirle başlıyor. Bizim Çayelili değerli hemşehrimiz Servet Çomoğlu'nun yazmış olduğu bir şiir. Ben o şiiri aile soyağacına da aldım. Atalarımızdan süregelen tefkirayı takip ederek ailemizin köklerini araştırıp, rahmetli Hüseyin abimiz vardı. Kaptanpaşa sonra Büyükköy nahiye olduğu zamanlarda nahiye müdürlüğü yapmış bir abimiz. Yaklaşık 80 yıl kadar önce böyle araştırmalara başladı, Hacıoğlu ve Ketenci aile köklerini o kitabı bastırmak da bana nasip oldu. Onun sayfaları arasına Çayeli aşkından doğan bir şey olsa gerek, Servet Çomoğlu'nun şiirini aldım koydum.

O şiir şöyle başlıyor, “para derdi pul derdi, aşk derdi ilim derdi, genç yaşta hepimizi gurbete itiverdi” başlık bu. Bu dörtlükte yöremiz insanının niçin gurbetlere çıktığını, niçin aş, ekmek peşine düştüğünü anlıyorsun. Benim lise yıllarım İstanbul'da geçmişti, orta okulu Çayeli'nde okudum. Liseden sonra memleketime döndüm. O zaman lise mezunları yedek subay olarak askerlik yapıyordu. Vatani görevimi de yedek subay olarak yaptım. 1960 ihtilalinde de askerdeydim. Ve memleketime döndüm. Dar çerçevede bir ilçemiz, çaydan başka bir şey yok, çaydan öncesini de biliyorum, sadece mısır ekildiği zamanları da biliyorum. Başarmanın ileri gitmenin tek yolu, Servet Çomoğlu’nun işaret ettiği yol olduğunu düşündüm. Ve rahmetli babamı ikna ederek 'ben ticarete atılacağım, iş yapacağım' diye ısrarcı oldum. Rahmetli babamın tercihi beni okutmaktı. Ama ben okul hayatına liseden sonra paydos edip iş hayatına atıldım. Nasip kısmet, işte bu dertlerden ötürü yollara düştük ve Hendek’e düştük. Hendek Sakarya’nın çok güzel bir ilçesi. Sakarya’nın nüfüsunun hemen hemen yüzde 25’i Karadenizlidir, Trabzon’lu ve Rize’lidir. Adet ve gelenekler görenekler hep bizim adetlerimizdir. Sakarya’da hiç yabancılık çekmedim. 1963 senesinden sonra soğuk karlı bir günde bir akaryakıt istasyonu kiralayarak, satın almak için önemli bir paramız yoktu, ticarete başladık. 4-5 sene Sakarya'da kiralık bir istasyonda çaba gösterdim. Nasıl cesaret edebildim buna, 23-24 yaşlarındaydım. Özüme güvendim, kendi memleketime güvendim, hemşehrilerime güvendim, Çayeli'me güvendim, Rize'me güvendim, Trabzon’uma güvendim. Yani doğduğum beni yetiştiren topraklara güvendim. Yiye o tarihlerde karayolu taşımacılığı yeni yeni gelişiyordu. Mesela 1950’li yıllarda karayolu var idi, ama yok idi. Bir otobüsle istanbula gelmek için, Çayeli'nden eski kırık dökük otobüse binecektiniz, Samsun'a kadar bir ya da bir buçuk günde gelecektiniz. Ertesi gün Ankara’ya gidecektiniz, orada da bir akşam kalacaktınız, oradan da İstanbul'a gelecektiniz. Yani 3 günde geliyorduk İstanbul'a.

Dolayısıyla karayolu taşımacılığı 1960’lı yıllardan sonra başladı. İnsanımız artık deniz yolunu terketmeye, gurbete gitmeye başladı. Mutlaka Çayeli'nden Rize'den Trabzon'dan kalkan otobüsler bana gelir, beni bulurlar. Ben onlara güzel hizmetler veririm diye evvele kendi özüme güvenerek genç yaşta o yükün altına girdim. Umduğum gibi oldu, ben hemşehrilerime sahip çıktıkça onlar da bana sahip çıktı. Hendek’te Sakarya’da o günün imkânları içerisinde benzin istasyonları günlük 3-5 bin litre yakıt satardı, bir iki tane de otobüs lokantaya uğrardı. Oysa ben bu işe başladıktan sonra günde 15-20 bin litre akaryakıt satmaya başladım. Her gün de 50-60-70 otobüs lokantama uğrar oldu. Bunların hepsi Karadenizli hemşehrilerimdi. Memleketimden 1000 km uzaklıkta lokantamda Çayelili Rizeli dostlarımı görmek bu da ayrı bir duygu. Onları ağırlardık, uğurlardık, zaman içerisinde onların ihtiyaçlarını gördük, dağbaşlarında kaza yaptılar onlarla ilgilendik. Hemşehrimizin ölüsüne, dirisine sahip çıktık velhasıl 27-28 yıl Sakarya Hendek’te geçti.



*İstanbul'a gelişiniz nasıl oldu?

İstanbul’daki dostlar 'İstanbul'a gelmenin zamanı gelmedi mi?' diye takılıp duruyorlardı. İstanbul’da da oldukça hemşehrilerimiz bayağı fazlalaşmaya başlamıştı. Çocuklarım da yetişti, büyüdü, orta lise çağına geldiler. Büyük oğlun İbrahim Cem Ketenci trafik kazasında vefat etti. Oralarda duramadık. Onun adına Çayeli’nde ‘İbrahim Cem Ketenci Sporcu Kamp Eğitim Merkezi’ açtık. İbrahim Cem Ketenci oğlum Galatasaray Lisesi mezunudur. 2 sene önce Galatasaray Lisesi Osmanlı dönemindeki mezuniyet belgesi verdi.

İstanbul’a gelince Çayeli’li hemşehrilerimizin evveliyatından kurup, Hasan Karahan, Fehmi Ozan, Hasan Kesepara gibi abilerimizin hepsi rahmetli oldu. Bir derneğimiz vardı, zaman içerisinde o dernek kayboldu. Vatan Caddesi’ndeki yurt binası belediyemize bağışlanmıştı. Sevgili dostum Ali Fuat Albayrak çok ısrar edip duruyordu, onun ısrarına katıldım beraberce bugün var olan Çayeli Derneği'ni kurmuş olduk. O sırada İstanbul’daki işimi geliştiriyordum. Atatürk Havalimanı’nın orada Shell istasyonunu kurdum. Bir de İstoç’ta Opet istasyonunu kurdum. Akaryakıt sektörünün önemli duayenlerinden bir tane olma fırsatını yakaladık. Sektörüme de hizmet etmek için uğraşıyorum. Türkiye akaryakıt bayileri kısa adıyla TABGİS işveren sendikası uzun yıllar içerisinde bulunmuştum, meslektaşlarımın rıcasını da kıramayarak işveren sendikasının başkanlığına getirildim. Akaryakıt sektörüne hizmet için adım adım Anadolu'yu dolaştım. Günümüzde STK kuruluşlarının ülkenin refah ve mutluluğu için önemli mekânları olduğunu, ülkemizde ne kadar geniş temsil edilirlerse o kadar ülkemizin ileri götüreceğini düşündüğüm için çok önemli zamanımı bütün marifetim para kazanmak olmadı, insanın varlığını, güzelliğini, bu STK’larda olduğunu düşündüğüm için de 10 yıl aralıksız o topluluğun başında oldum.

Bütün Anadolu'daki meslektaşlarımızı organize ettim, bir çatı altında toplamaya çalıştım. Dertleriyle dertlendik, onların başarıları için siyasi otoriteye koştuk, talep ettik. Bu meyanda İTO’da seçimlere katıldık, katıldığımız seçimlerde meclis üyesi olarak 17-18. Dönemde meclis üyesi oldum, o da beni kesmedi, daha çok hizmet, daha çok mutluluk, daha çok yararlı olmak adına, İTO’da TOBB Konsey Üyeliğine seçildim. İTO’da iki dönem konsey üyeliğine seçildim. Orada da bayağı hizmetler yaptım. Yıllar böyle hep akıp gitti. Neticede buralara kadar geldik, özetle ticari yaşamamın öyküsü bu ve benzeri ayrıntılar...

*Bu süre zarfında Çayeli’nde "Lazlakar" isimli bir otel açtınız. Neden Lazlakar?

Şimdi yine Çayeli'ne dönelim. Bizim rahmetli Servet Çomoğlu’nun şiirine. ‘Kıyıda çarşaf gibi serili Karadeniz, Ey Çayeli taşınla toprağınla sendeniz...’ Şimdi insanların ufuklarının geniş olabilmesi için, gerisini hiç unutmaması lazım. Genç kardeşlerime, yeni yetişenlere öğüdüm bu.

Yaşadıklarınızı, geçmişinizi geldiğiniz yerleri unutursanız, ileriye gidiş bir saman gibidir, anlamsızdır, tatsızdır. Ben böyle düşünüyorum. Dolayısıyla doğup büyüdüğüm topraklara vefa borcumu hiç unutmadım. Beni ve ailemi o topraklar yetiştirdi, o topraklara mutlak bir hizmet borcum vardır diye her zaman düşünmüşümdür. Düşünebilirsiniz imkânlarınız olmaz bir şey yapamazsınız, ama düşünürsünüz imkânlarınız varsa çok şey yapabilirsiniz. Dolayısıyla yöredeki siyasi arkadaşlarımızın belediye başkanımızın Rıza Çakır’ın ısrarlı ricasıyla memleketine bir katkın olsun, memlekette bir eserin olsun, memleketine de bir yatırım yap, burdaki insanlar da aş ekmek yesin dedi. Sanayimiz yok, türizm gelişiyor, dolayısıyla turizmin gelişmesi insanlarımızın mutluluğu bizim de bir katkımız olsun diye Allah selamet versin sevgili cumhurbaşkanımız memleketinize yatırım yapın diye ifade ediyordu. Olabildiğince memleketimize bir hayrımız dokunsun diye.

Dedemizden kalma arazi üzerine bir akaryakıt istasyonu kurduk, mesleğimiz bu. Arkasından otel geldi, butik bir otel olsun, güzel olsun, kaliteli olsun, fazla profesyonel olmasın ama güzel olsun dedik. Oteli kurarken otele ne isim vereceğiz diye düşünüyorduk. Otantik olsun dedik, yöremizin aşkıyla sevgisiyle bağdaşsın istedik. Lazlakar ismi Servet Çomoğlu'nun şiirlerinde geçiyor. O şiire ne kadar aşikâr olduğum buradan da belli. Orada şöyle geçiyor lazlakar mısrası: “Başında duvak gibi duruyor Lazlakar'ım." Gelin duvağına benzetiyor şair, yazın dağlardaki karı. Limanköy’e atıfta bulunuyor. Lazlakar tepesini şiirde öylece geçiriyor. İşin üzücü tarafı şimdi Çayeli insanına gidin sorun, az bilirler. Bu bana göre hoş bir şey değil. Bize eksi not getirir. Çok önemli. Lazlakar yaylasına halen yol gitmez. Şiirlere konu olan güzel yaylamıza 1-2 saatlık yaya yolu var. Dolayısıyla o olsun, bu olsun derken tabi isimlerin hatırda kalabilmesi için tek kelimeyle ifade edilmesi olmazsa olmazdır. Lazlakar iki kelime, İki heceyle çıktığı için olmaz diyenler oldu, ben ısrarcı oldum. Hemşehrilerime sordum, ben son kararı verdim ve ismini de "Lazlakar" koydum. Hiç değilse kültürel manada yöremin bir tepesini konuşulmasını arzu ettim. Şimdi oldukça konuşuluyor. Yöreme giden insanların yazın Limanköy'deki Hamuda Dağına çıkarlarsa Lazlakar dağını göröbilirler. Ben zaman zaman çıkar seyrederim o tepeyi. Ama ne yazık ki henüz "Lazlakar" yaylasına çıkamadım. Ama oraya çıkacağım inşallah.

Ben memleketimin aşıklısıyım, Rizemin Çayelimin Fındıklımın, Hopamın aşıklısıyım. O yörelerde doğduk, o yörelerde büyüdük. Fırtına Deresi bizim özümüz, Çayeli Çay Fabrikası’nın kuruluşunda bile 65 kuruş saat ücretiyle işçilik yaptım. Lise mezunuydum, muhasebede işçi statüsünde çalıştım. Yani, "Ey Çayeli taşınla toprağınla seninleyiz" derken ezbere söylemiyoruz. Şimdi zaman zaman fırsat buldukça oğlumun anısına yaptırdığım sporcu kamp eğitim merkezi yapıldıktan sonra değerli bakanımız Hayati Yazıcı’yla açılışını yaptığımız bizim için oraya bir bağ oldu, çocuklarımın köklerini unutmamak için bir vesile oldu. Oraya gidince büyük bir zevk alıyoruz.

*Çayeli’nde başka arazileriniz, yatırımlarınız var mı?

Bizim dede arazisi olan 'Lazlakar’ otel arazisinden başka mülkümüz kalmadı. Ama zaman tabi çok haşin, ekonomik koşullar çok haşin, bir Kazmaz ailesi, annem Kazmaz ailesindendir. Bir Kazmaz ailesinden kalan bir mülk var. Bu mânâda da Kazmaz ailesini tebrik ediyorum, mülklerini orda muhafaza ediyorlar, ranta yenilmediler, verdiğimiz ekonomik mücadelelerde. Hemen eski Pazar Mahallesinde 1960’lı yıllardan kalan bir fotoğraf bu. Çayeli Derneği’nde resmini görebilirsiniz. Babamın yaptırmış olduğu iki katlı bir evdir. Çayeli resmine baktığınız zaman babamın ve amcamın evleri ön planda içerisindedir. Sormuş olduğunuz soruya bu manada vahlanarak bakıyorum. Onun yerinde apartman daireleri yükseliyor.

O tarihler mutluluğumuzun tavan yaptığı tarihler, yöremize aşık olduğumuz tarihler, bana sorarlardı ‘Çayeli'ne ne var ne yaptın, nasıl büyüdün oralarda?’ Minare Kavak'ta balık avladım, Koçoğun gölünde yüzdüm, derdim. Koçoğun gölü, Çayeli Şairler Deresi'nin biraz yukarısında küçücük bir göldü. Orada bir göl vardı, orada yüzerdik. Ozan ailesinin evinin altındaydı... Denize balık tutmaya çıktığımız zaman da şimdi maalesef tarih olmuş, fırtına yüzünden yıkılmış olan meydanda bir kavak ağacı vardı. Çayeli Camisiyle denize doğru iki üç mil açıldığınızda bir balık yatağı vardı, oraya açılırdık. Minare-kavak hizasında balık avlardık. Bütün Çayeliler bunu bilir. Kavak Çayeli'nin simgesiydi.

*Siyaset hayatına girdiniz mi?

Sakarya’da milletvekili adayı oldum. Sakarya Anavatan Partisi listesinde yer aldım, ama milletvekili olamadım. Rahmetli Özal beni bırakmadı, Türkiye Denizcilik İşletmeleri’ne danışma kurulu üyeliğine atadı. 4-5 sene TDİ’de burada büyük kitlesi Rize’li hemşehrilerimiz olan, çok önemli bir kuruma danışma kurulu üyeliği yaptım. Devletimi de orada tanıdım. Bir de masanın öbür tarafında oturma fırsatı buldum. Eksik olmasın sayın cumhurbaşkanımız partisini kurduğunda davet ettiler. Ama siyasetin bana göre olmadığını, benim ancak yapabileceğim işin ticaret ve sivil toplum kuruluşları olduğuna kani olmuştum. O nedenle ona saygılarımı sunarak yeniden siyasete girmedim. Şimdi de olabildiğince seyahat, emekliliğin tadını çıkarma, siz dostlarımızla sohbet etme fırsatı benim için ayrı bir keyf oluyor. Hatıralarımızı yaşadıklarımı önce kaleme almayı düşünmüştüm, ama vazgeçtim.

Anıları bir şekilde yaşatırız, şimdi arşivlerimi düzenlemeye çalışıyorum. Geçmişimizde bir çok gazetelerde, mecmualarda, televizyon kanallarında yüzlerce cd’ler var. Onları derlemeye, arşivlemeye çalışıyorum. Onları da toparlarsak gelecek kuşaklar merak edip bakarlarsa 'dünyaya boş geldik boş gitmeyelim' diyoruz. Boşa geçmiş zaman ziyan olan zamandır. İnsanlığa topluma yararı olan insan en güzel insandır. Örnek aldığım pek çok dostlarım var. Siyasiler var. Çayelimizin insanı çok farklı, Rizemizin insanı çok farklı, bunu iyi okumak lazım. Türkiye’yi karış karış gezdiğim için, insanımız kadar devletine, milletine, özüne bağlı insan yoktur. Yeter ki buna sahip çıkın. Çok geniş kültürü olan insanımız var, okumadan okumuş gibi olan insanlarımız var.

Mesela ben çocuktum, çok iyi hatırlıyorum, insanımız gurbetçiydi, yedi iklim dört diyarı dolaşırdı. Bana Cebeli Tarık'ın Danimarka'yı İsveç'i anlatan gemicilerimiz vardı. Hiç okumamış, ilkokula belki 1 sene ya da 2 sene gitmiş ama bütün dünyayı dolaşmış... 1940’lı yıllarda rahmetli babam denize açılmış, Akdeniz'i göl haline getirmiş, gemicileriyle denizlerde yedi iklim dört diyarda dolaşmış, onların hatıraları var. İnsanımızdan kimseye zarar gelmez, devletine, milletine hiç zarar gelmez. Doğduğum topraklarda insanımızla hep iftihar etmişimdir. Bu meyanda yıllardır Rize Vakfı’nın başkanı sevgili arkadaşım Orhan Keçeli arkadaşımı sevgiyle anmak istiyorum. Rize Vakfı’nın başında Çayeli’li hemşehrimiz olmasından gurur duyuyorum.

*Genelde Karadeniz, özelde Rize'ye turizm açısından neler yapılmalı? Tersine göç için ne yapılabilir?

Şimdi turizmin kamu tarafından desteklenmesi lazım. Rize’ye Karadeniz'e giden hemşehrilerimiz 10 sene öncesine kadar Trabzon’un, Rize’nin yaylalarına çıkıyordu, yayla turizmi çok önem kazandı. Ama şimdi yavaş yavaş amacından sapmaya başladı. Batum ve Hopa oldukça zengin turistlerin gittiği bir yer. Bence parayla değil pasaportla geçilmeli. Akaryakıt temini için oralara giden yöreden insanlarımız oluyor. Bunu devletimizin yöneticileri biliyor, ama "komşu benim de sana hayrım olsun" ile mi oluyor bilmiyorum. Bence Batum turizmi oldukça gelişmiştir, parası olan zengin insanlar pasaportuyla gitmeli. "Ver 15 lira geç" böyle olmamalı. Yöre insanı için de yanlış.

Yaylalarımızı önce koruma altına almalıyız, halen yaylalarımız koruma altında değil. Betonlaşma halen sürüyor. Ben yıllar önce gidip Ayder’de mutlaka kalırdım, artık gidip kalmıyorum, betonlaşma çok çirkinleştirmiş.

Bu yaylalar bulunmaz... Bazı dostlarım hiç Rize’yle alakası olmayan sevdiğim insanlar pek çok dostum, kışın yaylalarımıza çıkıyor, kayak yapıyorlar, Çat düzüne çıkıyorlar. Rize’nin adını bilmeyen telefonla arayıp Çat düzündeyim diyen arkadaşlarıma selam olsun. Bunlar büyük bir keyif. Bu yaylalarımızın bu haliyle kalması lazım. Türizmimizin de biraz koruma altına alınması lazım.

Pansiyon kültürü bizde hiç yok. Yazın insanlar sokakta kalıyor. Arkadaşım dostum benim Rize’de otelim olduğunu biliyor. Tur kabul ettiğimiz için yazın bireysel müşterilerimize çok fazla yer ayıramıyoruz. Yazın beni cepten arıyorlar "Dışarda kaldım bana otelinde bir yer ayarla" diyorlar. Pansiyonluk kültürünü geliştirmemiz lazım. Aday pansiyoncular bulmak lazım, bunları eğitmek lazım, bir başlansa bu devam eder. Bir evde 5 odası var ne olur 1-2 odasını pansiyon olarak kullandırsa? Hem para kazanır, hem çok güzel bir hizmet olur. Bu işe daha adım bile atamadık, Kültür Türizm Müdürlüklerimiz, Valiliğimiz buna el atması lazım. Yörelerdeki pansiyon kültürünü aşılamamız lazım. Pansiyon kültürüne dönersek köylerde organik ürünlerle de para kazanır köy halkı.

Pansiyonculuğa alıştırabilirsek vatandaşlarımızı türizm patlar. (Yunus Çakır-53Rize Dergisi)



Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.