Köyden ilk önce “Çağçor Yaylasına” oradan da “Pelat Yaylasına” göç etmiştik.

Her yıl olduğu gibi o yılda Çağçor’dan sonra Pelat Yaylasında kısa bir süre konaklamış ve nihayet tüm yaylacılarımızın ve çobanlarımızın en çok sevdiği yayla olan “Şemkehot Yaylasına” göç zamanı gelmişti.

Rahmetli Ayşe Halam bizim her zamanki yaylacımızdı.

Halamla birlikte amca çocukları; Ali, Mustafa, Osman ve ben yaylaya “çoban” olarak gitmiştik.

Nihayet Şemkehot Yaylasına göç günü gelip çatmıştı.

Bazen Ali bazen de Mustafa, bizim “Monos’la” (katırımızın ismi) birkaç sefer ederek diğer “katırcı/katerci” arkadaşlarıyla Şemkehot’a gidecek eşyaları götürmüş ve “pag’ı” da örtmüşlerdi.

Pag’lar da (taştan kare şeklinde örülen evler)örtüldükten sonra, her defasında “karnavala” dönüşen göç başlamış olurdu.

Yayla inekleri öyle duygusal ve öyle hazır olurlardı ki bu göçe; daha şafak sökmeden ahırdan çıkan her inek havayı derin derin soluyarak “Şemkehot göçünün” başladığını anlarlardı. Çünkü onlar biz insanlardan çok daha iyi hissediyorlardı taze ota gittiklerini.

Ve asıl Şemkehot’a göçle birlikte onların bayramı başlıyordu!

Hele yaylaya yaklaşıldığının habercisi olan “Heyiligin Sırtına” gelindiğinde ineklerin adımlarının sıklaştığını hatta koşar adım yürümeye başladıklarına şahit olurduk.

Ve bizler; Heyiligden bakınca Şemkehot Yaylasının paglarının her renkten paroslarla örtüldüğünü ve her evden yavaş yavaş dumanlarının tüttüğünü izleyerek bir an önce “iki derenin arasına” oradan “Salağpurun puarına” ve nihayet “Hoveniç’e” ulaşmanın mutluluğunu ve huzurunu yaşardık.

Şemkehota göç’ün ilk günü tamamen pagların/ ahırların onarımı ve “vonag’da ki” otların temizlenmesi ile geçerdi.

Özellikle sağlam sırıklarla(yontulmuş ağaç) üzerine konan “parosların” (örtü) su geçirmemesi için iyice bakımı yapılır ve paglardan dışarıya sarkan kısımların sıkı sıkı taşlarla sağlamlaştırılması gerekirdi.

Ve tabii sıralamada hemen ikinci gelen işimiz Şemkehot’u çevreleyen dağlardan bir tanesine çıkıp yatak olarak hazırlanacak olan “poşğe” leri toplamaktı.

Buraya kadar anlattıklarım “göç” hakkında genel bir bilgi verebilmek içindi. Şimdi asıl anlatmak istediğim hikâyemi anlatmaya başlayabilirim…

Her göçte olduğu gibi o yıl ki göçe gelen katırlar köylerde işler yoğun olduğu için hemen geri dönmeleri gerekirdi. Onun için göçten hemen sonra Şemkehot yaylasında orman olmadığı için bir iki yol daha Pelat Yaylasına gidilerek odun getirilirdi.

İşte bizim maceramız o andan itibaren başlamıştı. O sabah müthiş bir duman, çiseyle birlikte yaylanın üzerine adeta çökmüştü. Pelata gitmek için katırların bu sisin içinde bulunması gerekiyordu. Birkaç arkadaş katırlarını bulmuş erkenden yola koyulmuştu. Ama biz hala monosu bulamamıştık. Aramaya devam ediyorduk, bir yandan da zamanın geçtiğinin farkındaydık. En son biz de “Nişanlının” hemen üzerinde “Baldaş Dağına” çıkan yolda bizim Monosu bulmuştuk…

Monos’un dilinden amcaoğlu Ali iyi anlardı. O gün rahmetli Ayşe Halam; diğer katırcılar gideli bayağı oldu, bu duman da Ali yalnız gitmesin, sen yâda Osman’dan biriniz Ali’ye eşlik edin beraber gidin gelin dedi. Ali’de bana beraber gidelim deyince Monos önde biz arkada yola koyulduk.

İki derenin arası, sazlık ve nihayet “korucu pagına” ulaşmıştık. Ali dedi ki; bu böyle olmayacak amcaoğlu. İkimiz birlikte Monos’a binersek daha çabuk yol alır, diğer katırcı arkadaşları da yakalayabiliriz. Çünkü katırın yularından birimiz tutmuş diğerimiz arkadan geliyorduk, bu hızla ne öndekileri yakalayabilirdik ne de akşam karanlığına düşmeden Pelat’tan geri dönebilirdik.

Amcaoğlu, Monosun semerinin kolanlarını biraz sıktı ve sonra yüksek bir taşın önüne çekerek hadi binelim dedi. Önce Ali sonrada ben katırın üzerine atladık. Yola koyulduk derken bizim Monos birden yolun alt tarafına doğru dikine dönerek ikimizi de üzerinden attı!

Şaşırdık tabii. Bir şeyden mi korktu diye sağımıza solumuza baktık “cep” olmuş göz gözü görmeyen dumanın içinden. Sonra ikinci defa binmek istedik katır üstüne; fakat her defasında aynı davranışı yapıyor ve bizi üzerinden atıyordu Monos! Canımız sıkılmıştı. Önden gidenleri yakalamayı bırak biz yolda kalmıştık. Ne yapabiliriz diye kara kara düşünmeye başladık. Geri dönemezdik. Çünkü bir sonra ki gün katır köye geri götürülecekti.

En sonunda Ali dedi ki; sen tek başına buradan geriye dönebilsen bende katırı hızlı hızlı koşturarak ön gruptaki diğer arkadaşlara yetişebilirim. Benim “cep” olmuş alçak dumanının içinden yaylaya geri dönmeye gözüm kesmedi! En iyisi dedim yavaş yavaşta olsa Pelat’a gitmemiz. Bir şekilde gideriz, eğer önde ki “katırcılar” geri dönüş yolunda bize rastlarsalar beklemelerini söyleriz. Bu düşüncelerle Heyilige doğru yol almaya başladık. Birkaç “serken” geçmiştik ki; çok erkenden Palat Yaylasına yük için giden ve hemen geri dönen bir katırcı arkadaşa rast geldik. İkimizde çok sevinmiştik. Ali’nin Monosu koşturarak önden giden diğer arkadaşları yakalama şansı doğmuştu. O katırcıya sorduk nerede varlar diye; o da falan yerde deyince, Ali; amcaoğlu on dakikada onlara yetişirim sen geri dön anama da durumu izah edersin dedi.

Bizim Monos seçimini yapmış ikimizi birden sırtında taşımamıştı!

Ben o arkadaşla yaylaya geri döndüm, durumu rahmetli Ayşe Halam izah ettim. Akşam amcaoğlu Ali’nin gelmesini dört gözle beklemeye başladık. Sabahki sis dağılmış, güneş açmıştı Şemkehot’ta. Akşama doğru Pelat’dan dönen katırcılar önce Heyilig’de sonrada “Boronduğun taşında” görünmüşlerdi.

Nihayet yaylanın bütün katırları “taylarında ki odunla” birlikte konvoy halinde “Şehitliğin” yanından “Hoveniç’e” gelmişti.

Bütün katırcılar yayladakilere “gürleyerek” biz geldik selamını vermiş ve birbirlerinden ayrılarak katırlarıyla birlikte herkes kendi pagına doğru yönelmişti.

Amcaoğlu da zafer kazanmış kahraman edasıyla Monos’u kuyruğundan tutarak bizim pagın önüne getirdi. Monos’un boynunu okşayarak bize dönüp; bugün beni adeta uçurdu; “Veriler Yaylasına” oradan da “yeni yola” geldiğimde önümde ki kafilenin seslerini duymaya başladım, gürleyerek Monos’u şaha kaldırdım, “Tükeriposta” onları yakaladım dedi gülerek. Tabii en başta rahmetli Ayşe halam olmak üzere hepimiz çok mutlu olmuştuk.

Son olarak; bizim zamanımızda ki katercilerden bir kaçının ismini zikrederek yad etmek isterim;

Ömerlerin Şener ve Bilal, Aptoğlu Rasım, Cermoğoli Hamit, Hüseynahin Selahattin ve rahmetli Yalçın, Kahraman Yakup, Peçon Celal, Ecemun Şaban, Kasarun Cahit, Şeyhoğlu Sabri, Bayramun Temel,Guncorun Mahmut, Memişin Hüsena… Tabii yıllar geçti onun için hafızamda kalan katerci isimlerini yazmaya çalıştım.

Şunu da ifade etmek istiyorum yeri gelmişken; o gün ki “katercilerin” arkadaşlıkları gerçekten çok özel, güçlü ve güzeldi!

Evet; bir kez daha güçlü bir şekilde hatırlatmak isterim; ”insanın doğup büyüdüğü topraklara tutkuyla bağlı olması için benim gibi geçmişinde yaşanmışlıklar olması da lazımdır muhakkak ki! Ve bir daha yaşanması imkânsız bu hatıralarımın sizinle paylaştığım kayıtları bugün olmazsa da yarın ki kuşaklar için çok şey ifade edecektir!”

Görüşmek üzere, Allah’a emanet olun…

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
Kürşad Yılmaz 1 ay önce

Bir hayvanın üzerinden duygularınızı ifade etmiş olmanız çok güzel Abdurrahman Akın. Duygulandım gerçekten.

Avatar
Hasan Ali 1 ay önce

Ah arkadaşım ah. Yine doksandan vurdun.Kaçıncı okuyuşum bilmiyorum.

Avatar
Mehmet Yaşar DAYI 1 ay önce

Harika bir hikâyeydi zevkle okum hemde iki kere tebrik ediyorum

Avatar
Yaşar Kara 1 ay önce

geçmiş ölünceye kadar yakamızı bırakmaz. Hele bu geçmiş güzel yaşanmışlıklarsa asla bırakmaz.Ne mutlu size yaşamış ve anlatıyorsunuz.tebrik ederim

Avatar
Nurten 1 ay önce

Çok güzel bir anı.Bir solukta okudum.

Avatar
Muzaffer Arslan 1 ay önce

Yaşamın özellikle gençlik döneminde yayĺa her gün ayrı anlatılacak bir hikayedir.Yayladaki coşkunun en önemli nedeninin ne olduğunu düşündüğümde şu sonuca varfim:Ķaradenizde evler birbirinden Yaylaya gidildiğinde evler birbirine çok yakın olduğu için bu büyük bir farklılık yaratarak,insanları pozitif olarak etkiler ve ilişkiler çok daha canlı ve coşkulu olmaya başlar.Dusunvesini kalem ile ifade etme becerisi olan Abdurrahman Akin gibi hemşerilerimizin bu geleneği çok daha detaylı inceleyerek çok daha büyük hacimli kitaplar yazmasını hep istemiş ve beklemisimdir.