Betonlaşan insanlık

Betonlaşan insanlık

Betonlaşan insanlık
Abdullah Uzun
Abdullah Uzun
04 Kasım 2014 Salı 09:15

 Esra Yıldırım(on5yirmi5
Bugün benim günüm. Bir caddede, bir bahçede ya da her hangi bir yerde oturup gözlem yapmayı planlıyorum. Elimde bir defter ve bir kalem, sessiz olmayan, aksine gürültünün eksik olmadığı bir yerde sizi ve her şeyi kendi yargılarımla baş başa bırakacağım.

Geniş ve gidiş/dönüşü mağazalarla dolu bir caddedeyim. Saniyede gerçekleşen milyonlarca hareketin merkezi burası. Camiye çıkan merdivenlere oturuyorum.

Mağazalarda dolaşan, oradan oraya hızlıca atlayan, eline aldığını didik didik inceleyen, vitrinlerin önünde dakikalarca oyalanan kadınlara kayıyor gözlerim. Hepsinde tatlı bir heyecan, hafif bir acelecilik seziyorum. Podyumdayım, her an herkesin gözünde canlanabilirim mimikleriyle tatlı birer endişe var hareketlerinde. Elinde elbise, büyük bir hevesle annesine seslenen bir kıza dalıp gidiyorum o sıra.

Güzel olan bir şeyle karşılaşmış olmanın heyecanı ve kaygısı var ses tonunda. Kaygı, aklının bir köşesinde pusuya yatmış, annesinin mimiklerini okumaya çalışan kızın üzerine bir tuzak gibi çullanmak istiyor. Bir yüz kırışıklığı, kısa bir kelime anlık tüm sevinci yerle bir edebilir, mesele 'bu sana yakışmaz ki kızım, bedenin kaldırmaz' gibi... O an kızın yüzünde yalnızca sevipte sahip olamamanın hayal kırıklığına şahit olacağız, bu elbiseyle mekanlarda istediği imajı sergileyemeyecek. Milyonlarca imge. Milyonlarca insan, düşünceler, kaygılar, yargılar...

Herkesin göstermeyi ve beğendirmeyi hedeflediği bir yanı var. Herkesin saklamak istediği, bilinmesin istediği tarafları da var. O halde insanlar, göstermeye çalıştıkları ve gizlemeye çalıştıkları yönleriyle olduklarından farklı bir imaj çiziyor mu demeliyiz. Köpeğin tasmasını çekiştirerek köpeğine yol göstermeye çalışan bir genci görüyorum şimdi.

O genç için karşı karşıya geldiği genç kızın gözlerinde beliren 'etkilendim' bakışı, gencin kendisine daha çok güvenmesi için yeterli oldu. Fakat aynı genç, az ilerde yaşlı bir amcanın irdeleyen bakışlarına maruz kaldığında neler hissetti kim bilir. Her gözde farklı bir 'ben' bilgisi tuhaf ve yorucu, ama tam olarak böyle. Bakışların ne kadarının üzerinde olduğunu ölçmek için etrafı süzen, karşısındakinden veya yanındakinden daha çok çevreye odaklanan, 'sevgilim' diyerek yanında gezdirdiği insanı belki de yalnızca kendi filminin dikkat çekebilmesini sağlayacak figüranı olarak gören çiftlerin 'aşklarıyla' vakit kaybetmeyeceğim.

Onlara gözüm hiç kaymayacak. 'Nasıl gözüküyorum' düşüncesinin zihinlerimize, düşüncelerimize ve duygularımıza kıymık gibi battığı bir zamandayız. Kim bilir belki de insan, doğadan bu kadar uzakta doğal olan taraflarını öldürmüş, bütünüyle yapaylaşmıştır.

Bir ağacın, çiçeğin, böceğin doğada bir başına, başkasının düşüncesini bilmeden ve umursamadan mucizevi bir görüntü çizebiliyor olduğunu unuttuk. İhtişamlı olmanın doğal olan taraflarını bir köşeye atarken biz, ellerde dokunmuş yapay ne varsa bizi şahane gösterecek sanmakla meşgul olduk.

Sonra bir bakıverdik ki, biz metropol canlıları için bir başkasının gözünde var olmak ilk amaç haline dönüşüvermiş. Çünkü betonlar içerisinde doğal olabilecek tek şey yine insan...

İnsan kendini yapaylaştırıyor, ama yine doğallıktan var olan kendisine saplanıp kalıyor ve insan insana tutunuyor. Caddeden geçerken camlarını indirip, müziğin sesini son ses açarak 'ben buradayım' diye bağıran bir araba dolusu gençte bundan başkasını göremiyorum. İlerleyecek mi, evet ilerleyecek. İnsan çağ atladıkça bu ilerleme devam edecek. Sevmek değil, sevilmek önemsenecek. Herkes 'fan'ları olsun isteyecek. Hayranlar, hayran oldukları müddetçe, hayran olunanalar ise hayran olundukları müddetçe var olabilecek. Yapaylaştırdığımız hayatlarımızda birbirimiz için, birbirimizin bakışları için temiz bir nefesiz belki de. Doğal olan yanımızı betonlara harç yaparken biz, büyüdükçe, genişledikçe, kalabalıklaştıkça fark edilmeyi bekleyen, tek bir bakışa tutsak kılınan canlılar haline dönüşüveriyoruz.

Sırf tatlı bir kaç kelimesini duymak için bir insana ihtiyaç duyuyoruz, ama yetmiyor, yalnızlaşıyoruz. Aşkı bilmiyoruz. Çünkü bizim için ne kadar göz alıcıysan o kadar sevilirsin, Mecnun'un Leyla'sını bir türlü çirkin kabul edemedik.

Gözlerimizde ağacın ihtişamı yok, kolyelerin parıltısı var. Bir aceleye gark olmuşuz, bir de fark edilmeye... Fark edilmediğimiz her saniye düşüncelerimiz bir tahta kurusu gibi kemiriyor zihinlerimizi, kirleniyoruz. Ulaşamadığımız, arzuladığımız her şey için aklımız, fikrimiz, duygularımız biraz daha batıyor bataklığa, çırpınıyoruz. Çırpınırken bir el, bir ses, bir göz bekliyoruz. Caddeler tıklım tıklım, fakat kimse kimsen hüznüyle alakadar değil, birbirimizin gözlerinde kendimizi ararken, karşımızdaki yalnızca bir ayna görevini görüyor, kendimizle beraber onu da yok sayıyoruz.

İnsan betonlaştıkça, kendisine değecek hayran bir bakışa kilitleniyor. “Evet, göz alıcısın, süslüsün, renklisin, beğeniliyorsun ama yapaysın.” Üzgünüm. Caddeden uzaklaşıyorum. Şimdi bir ağacın gölgesinde kurulacak hayallere ihtiyacım var. İçim bunaldı. Bugün bu kadar çılgınlık yeter. 



İlgili Galeriler
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.