O sabah “Akın Kıraathanesini” ben açmıştım. Bahçeyi silmiş süpürmüş, masaları yerleştirmiş, teyp’e bir kaset koymuş sesini sonuna kadar açmış sabah sabah deniz kıyısına gezintiye çıkanlarla birlikte dinliyordum!

Gül Ali her zaman ki gibi sabahın köründe dükkâna geldi. Kahvaltı yapmadığını çok aç olduğunu söyledi. Bende hemen bir kalıp beyaz peynir, zeytin, kavurma ve iki ekmek aldım karnını doyursun diye…

Masanın üzerine bir gazete kâğıdı yaydım, kahvaltılıkları üzerine koyup büyük bardakla çay doldurdum. Belki de bu sabah her zamankinden daha çok açtı Gül Ali. Masaya otururken alel acele hemen ekmekten bir parça kopararak kahvaltıya başladı. İki üç dikişte kocaman çay bardağını bitirdi ve yenisini doldurmam için bana baktı.

Gül Ali, fazla konuşmaz, daha çok bakışlarıyla ve hareketleriyle derdini anlatırdı. Onu tanıyanlar ne demek istediğini hemen anlar ve gereğini yapardı. Bende öyle yaptım; bir iki üç bardak olmuştu içtiği çay ki, Cafer sağ eli belinden aşağıya düşen pantolonu tutar vaziyette dükkâna girdi!

Abdurrahman Abi dedi; Gül Ali’ye kahvaltılık almışsın, ben sizin torununuz değil miyim bende aynı kahvaltılıklardan isterim dedi! Ona da büyük bir bardak çay doldurdum, siz kahvaltıya devam edin hemen geliyorum dedim. Gittim yeniden kahvaltılık aldım ve dükkâna geri döndüm. Masanın bir ucunda ben diğer iki ucunda Gül Ali ve Cafer, bir yandan kahvaltı yapıyorlar bir yandan da ben onlara takılarak sohbet ediyorduk.

Uzun bir kahvaltıydı onların ki! Çünkü ikisi de hem çok yavaş insanlardı hem de işleri güçleri olmadığı için kahvaltının keyfini çıkara çıkara zamanı geçiriyorlardı. Çok iyi hatırlıyorum, Gül Ali tam dokuz bardak büyük bardakla çay içti. Cafer’inde ondan geri kalır yanı yoktu tabii. Dükkâna yavaş yavaş müşteriler geldiği için biraz acele etmelerini söyledim. Cafer dedi ki; biz daha bitirmedik kahvaltımızı ama masadaki kahvaltılıkları bahçede ki bir masaya taşıyalım orada devam edelim. Bende olur dedim ve ikisi birlikte kahvaltıya bahçede devam etmek için harekete geçtiler…

Tabii müşteriler birer ikişer dükkâna gelmeye başlayınca ben sabah erkenden gelen “Tanrı misafirlerimi” unuttum!

Nihayet bahçeye gelen bir müşterinin çay isteği üzerine dışarı çıkınca bir de ne göreyim, Gül Ali ve Cafer bizim Çayeli’nin ”iki güzel insanını” daha masalarına almış onlarla birlikte kahvaltıya devam ediyorlar! Onlar “Türkan Şoray’a” aşkı dillere destan olan “Deli Sami” ve bizim “Kaşif Mustafa” idi. O manzara o kadar hoşuma gitmişti ki, yanlarına yaklaştım; arkadaşlar bir isteğiniz var mı diye sordum. Cafer hemen atladı; Abi misafirlerimiz var yeniden kahvaltılık alır mısın? Gülerek Cafer’e dedim ki, ben sizin hamalınız mıyım, al sana para git şu kadar zeytinle beyaz peynir al ve gel. Cafer gitti. Bekle bekle gelmez. Anladım ki gelmeyecek, Gül Ali’ye yine bir miktar para verdim “sen al gel” dedim. O da gitti, aradan yaklaşık on/on beş dakika geçmişti ki Gül Ali ve düşmesin diye eli yine pantolonunda olan Cafer ellerinde poşetle dükkânın bahçesinden içeri girdiler!

Bizim Cafer “kehle” gibi yavaş olduğu için ancak gidip kahvaltılığı alabilmiş, Gül Ali de almış ikisi birlikte aheste aheste geri dönmüşler. Gelen kahvaltılıklar masanın üzerinde yırtılan gazete kâğıtlarının üzerine yeniden koyulmuş ve bu sefer dört kişilik bir muhabbet başlamıştı! Kıraathanenin diğer çalışanları ve İsmail Abimde işe gelince bende bu dört kişilik sohbete katıldım. Aslında dilleriyle değil gözleriyle konuşuyorlardı. Ben onlara takılıyor gönüllerini almaya çalışıyordum. Aralarında büyülü bir dalgınlık varmış hissini yok etmek için şakalarıma ara vermiyordum!

Nihayet muhabbetin sonuna gelmiştik. Gül Ali’ye dedim ki; kahvaltıdan geriye kalanları topla gazete kâğıdının içine ve içeriye gelerek çöpe at. Diğerleri de yardım ederek masanın üzeri temizlendi. Gül Ali ardımdan gelerek musluğun altında ki çöpe attı getirdiklerini. Sonrada o kadar çayı içmemiş gibi meyve suyu bardağını alarak su içmek için musluğu açmaya çalıştı. O anda şunu dedim Gül Ali’ye; “ şimdi on bardak su içebilir misin?”, o da “içerim” diye başını salladı!

Gül Ali’nin sol eli musluğun başında sağ elinde meyve suyu bardağı başladı doldurduğu bardakta ki suyu içmeye. Bir, iki, üç ve nihayet musluktan “cağ kalınlığında” akıttığı suyla doldurduğu bardaktan tam on bardak su içti. Son bardağı içince bana dönerek tebessüm etti, nasıl içtim dercesine. O an da muziplik olsun diye; “bir bardak daha içebilir misin?” dedim. Bu olayı yaşadığım günden bugüne kadar hiç unutmadığım, hatta hikâyeyi anlattığım herkesin bildiği ve başlarına böyle bir şey geldiği zaman bu ifadeyle karşılık verdikleri ve dillerine pelesenk olan Gül Ali’nin “Senoz ağzıyla” söylediği şu cümlesini duydum; “Abdurrahman sende hepten omine kodun!”

Birilerine aklını yitirmiş gibi davranmak bana en çok koyan şeylerdendir bu hayatta. Yukarda ismini zikrettiğim dört kişinin de akıl sağlığı aslında yerindeydi. Fakat; aile, çevre ve zamanın ruhu onları toplumda ötekileştirmiş ve bir nevi her biri “mahallenin delileri!” olarak yaftalanmıştı! Özellikle yakından tanıdığım bu insanların “anne ve babaları” ölünce hayat bu insanlar için trajediye dönmüştür diyebilirim! Yine de her türlü trajediye rağmen bunlar için hayat devam ederken bize de büyük sorumluluklar düşmektedir.

Daha önce değerli kardeşim Sami Rençber “Deli Sami ve Türkan Şoray’a olan aşkı” başlıklı bir yazı kaleme almıştı ve ben onu sizlerle paylaşmıştım. Bugün, O “Deli Sami” yok aramızda bu dünyanın telaşından kurtuldu. Diğer üç kişi “Devletin şefkatli kollarında” Pazar İlçemiz de bulunan rehabilitasyon merkezinde yaşamlarını devam ettiriyorlar. Arada bir onları ziyarete gidenlere, bilmiyorum; “eski yaşamlarını” özlediklerini söylüyorlar mı?

Bu anıları hatırlayınca aklıma daima Erdem Beyazıt’ın ; “Bir şarkı gibisin dünya, çoğu zaman hüzün makamında” sözü gelir. Evet; keşke sürekli olabilseydi bu huzur anları! Ama hayatın gerçeği acımasız! Huzur anları bitti mi herkes kendi gerçeğine dönmek zorunda kalıyor! Bense “hüzünle” hatırladığım anılarımla baş başa kalmayı daha fazla seviyor ve önemsiyorum!

Görüşmek üzere, Allah’a emanet olun…

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
Mafrat 3 ay önce

Gül Ali lafı gediğine koymuş...

Avatar
Selahattin HABERAL 3 ay önce

Çok güzel bir yazı .Sağolasın Kardaş

Avatar
Mehmet çakmak 3 ay önce

Abdurrahman kardeşim güzel bir anıyımis sanki dun yaşamış gibi güzel anlatmış kaleme dökmüşsün tebrik ederim

Avatar
Zeki çil 3 ay önce

Eyvallh sanki bende o kahvaltıda varmışımgibi hissettim sağolasın

Avatar
Kürşad Yılmaz 3 ay önce

Akın abi kalemin yüreğin var olsun ne diyebilirim ki. Gerçekten bu insanlara önce toplum sahip çıkmalı ,koruyup kollamalı.Hikayen beni çok sardı .

Avatar
osman karakaş 3 ay önce

okurken o masada gibi hissettim kendimi unutulmaz anılar.

Avatar
Hatice Seçgin 3 ay önce

Güzel bir hatıra.. tebessüm ile okudum.kaleminize sağlık..

Avatar
Ahmet Mert 3 ay önce

Okudum,sonra bir daha okudum,şimdi bir daha okuyorum.Yüreğiniz var olsun.