İnsan/toplum dönüşür, benzeşir, başkalaşır… Kendi fıtratından uzaklaşır. Doğu tarafında hastalık olarak nitelendirilecek bu uzaklaşma Franz Kafka’nın “Dönüşüm” romanında görsel bir değişimin (!) vurucu gücüyle okuyucuya sunulurken, bu anlatım biçimi aynı zamanda alışılagelmiş geleneksel dilin de bir mecburiyeti gibidir.

Kilisenin görsel etkisi ve inandırıcılığının illüzyonu belki de batının eski Yunan’dan beri devam eden kusursuzluğa özenmiş estetik anlayışının bir uzantısı ve nispeten sağırlaşmış dili olarak kabul edilebilir.

Hastalığın mekanı ve zamanı ile tedavinin mekanı ve zamanı arasındaki uyuşmazlık, farklı yaratılmış bir düşünce geleneği ve başka türlü bir bakışın yüzlerce yılın birikimine aykırılığı, hasta ve ilacını birbirine uzak düşürür. Bu kopukluğun ve dil/düşünce uyuşmazlığının başka bir karşılığı da çatallaşan bir yolda iki farklı seçim sonucunda birbirinden gittikçe daha fazla ayrı düşülmüş olmasıdır. Doğu ve batı gibi. Rene Guenon ise bu ayrımı bir yolun çatallaşmasından ziyade batının gövdeden kopması olarak ifade eder.

“Doğuya nisbetle Batı’nın gerçek durumu gövdeden kopmuş bir dalın durumudur… Bu farklılık şema halinde belirtilmek istenseydi… İkisi de bir eksenden çıkan ve birbirinden uzaklaşan iki çizgi çizmek gerekmez, aksine Doğu, eksenin kendisi olarak belirlenir; Batı ise gövdeden ayrılan bir dal misali, bu eksenden çıkan bir çizgi şeklinde gösterilirdi.”

Eski Yunan aynı zamanda bu ayrımın ya da kopmanın da ilk fazı olarak düşünülebilir. Roger Garaudy Batı’nın bu tercihini şu şekilde ifade eder.

“Batı’nın tercihi hesap ve ölçüye dayanarak dünyayı zaptetmek ve tabiata karşı bir fatih edasıyla davranmak şeklinde gelişti. Onun temel ve kendine has tecrübesi, artık ‘ben tabiata aitim’ değil, aksine tabiat bana aittir oldu. Derken Batı ilahi boyutunu, yani bir çok imkana pancere açan ve adına müteâlilik (aşkınlık) denilen boyutunu da kaybetti. Bu ‘tek boyutlu’ insan, bu sadece bilim ve teknik akıllı insan, Atina sofistiklerinin iddia ettikleri gibi, artık ‘her şeyin ölçüsü’ oldu.”

Bu noktada Batılı bir ferdin bireysel duruşunun toplumsal yansıması da gene Eski Yunan ile ilişkilendirilebilir. Meşhur Yunan Demokrasisi, insanların köleleştirilmesi ve toplumların sömürgeleştirilmesini yani emperyalist bakış açısını yadsımaz tam tersi benimser.

Dışa dönük başlayan bu sömürü ise bir süre sonra içselleşip kendi bireyini yemeye ve toplumun altını oymaya başlar.

Kafka’nın “Dönüşüm” eserinde, bir sabah bunaltıcı düşlerden uyandığında, kendini yatağında dev bir böceğe dönüşmüş olarak bulan Gregor Samsa aynı zamanda fikirsel bir uyanış halindedir. Sömürünün farkındadır. Ancak bu uyanışın/öz farkındalığın ailede (toplumda) karşılığı dışlanmak ve şiddete maruz kalmak olacaktır. Ve Samsa’nın işi gerçekten de kolay değildir. Aile, toplum baskısı ve alışkanlıklarıyla karşı karşıyadır. Öyle ki, Gregor Samsa böceğe dönüştüğü için değil de hareketlerindeki kısıtlanma dolayısıyla işe geç kalacağı için panik halindedir! Hikayenin belki de en vurucu kısmı burasıdır!

Müdür Bey’in suçlamalarına karşı giriştiği savunma ise benzetmenin neden böcek üzerinden yapıldığını açıklamaktadır. Ezilmişliğin, dışlanmışlığın, topluma ait olmadığı sürece de çirkinliğin ve iktidarsızlığın karşılığı böceğe dönüşmüş Gregor Samsa’dır. Ve kendi durumunun farkındayken bile Müdür Bey’e, patrona, ailesine ve topluma yaranmaya çalışmaya devam etmektedir.

Bu dönüşüm meselesinin doğuda benzer biçimde ele alındığına tanıklık edemeyiz. Temelden itibaren bakışın farklı olduğunu ve ayrışmanın ilk tohumlarının yüzlerce yıl öncesinden atıldığını ifade etmiştik. Doğuda konu daha geniş bir çerçevede ve anlam düzeyinde insanın kendi fıtratından uzaklaşması ya da kopması olarak ele alınır ve hastalık tedavisiyle beraber sunulur. Kafka’nın edebi ve toplumsal başarısı ise hastalığın belirtileri ve sonuçlarını çok iyi anlatmasındadır. Hastalığa derman olacak ilaçlar ise maalesef Samsa’nın uzanabileceği yakınlıkta değildir.

Doğuda insan yaratılış fıtratından uzağa düştüğünde en kötü olarak düşünülecek herhangi bir şeye dönüşmez ancak diğer yaratılmış olanlardan daha aşağı bir seviyeye düşer. Bu alt seviye Said Nursi’de serçe kuşu/insan karşılaştırması üzerinden yapılır. Geçim derdi korkusuyla kendi kendini boyunduruk altına alan, özgürlüğünden ve Allah’a kul olma bilincinden uzaklaşan, sadece dünya için yaşayan insan en sonunda, en azından bu konuda kendisinden çok daha maharetli serçe kuşundan daha aşağıda bir değerle insan olma bilincini yitirmiş ve bu şekilde tüm varlıklar üzerindeki onursal saltanatını da kaybetmiş olur. Said Nursi, İnsan fıtratının ve manevi donanımının, insanın ibadet için yaratıldığını gösterdiğini söyler, insanın acziyeti ile gücü arasında ise ters bir ilişki kurar… Meyve kurdu, balık gibi daha basit canlılar aç kalmazken, aslan gibi güçle özdeşleşmiş hayvanların günlerce aç ve susuz kalabilmesini üzerinde düşünülmesi gereken bir konu/hikmet olarak öne çıkarır.

“Zira, dünya hayatı için lazım olan amel ve iktidar yönünden insan küçük bir serçe kuşuna bile yetişemez. Fakat manevi ve uhrevi hayatı için gerekli olan ilim, fakrını itiraf ederek Allah’a yalvarma ve ibadet yönünden, bütün canlıların sultanı ve kumandanı hükmündedir”

Yani Kafka’nın Gregor Samsa’sı ne kadar çabalarsa çabalasın rızkını tedarik etme noktasında bir serçe kuşundan daha başarılı olma şansına sahip olamayacaktır. Ancak, yaşamın amacı olarak bunu görmesi, kendi yaratılış gayesinin altında ezilmeye onu mahkum edecektir. Hikayede önce çıkarılan aile ve toplum baskısı ise bu ezilmişliğin yanında basit kalacaktır.

“Ey nefsim! Demek ki, dünya hayatını asıl maksat yapar ve daima ona çalışırsan küçük bir serçe kuşunun askeri hükmünde olursun. Eğer ahiret hayatını asıl maksat yapıp bu hayatı da ona vesile ve tarla bilir, orası için çalışırsan, o vakit canlıların büyük bir kumandanı, şu dünyada Cenab-ı Hakk’ın nazlı ve niyaz eden bir kulu, aziz ve muhterem bir misafiri olursun”

Peki batıda, düşünsel olarak doğunun bu fikrine yaklaşanlar yok mudur? Temelde Avrupa’nın ahlakını oluşturan Katolik Kilisesiyle karşı karşıya kalmayı göze alıp, yaşadığı müddetçe çok da ciddiye alınmayan Soren Kierkegaard ve sonrasında etkilediği bir dizi düşünür başka bir olasılıktan da söz etmektedirler. Kierkegaard, insanı ilgilendiren asıl gerçekliğin onu kendi özü olduğunu düşünür. Yani, Said Nursi gibi fıtratına uygun yaşamayı öne çıkarır. Hatta, doğuda insan-ı kamil’in karşılığı olabilecek bir tanımlama yapar. İman şövalyeliği. Ve elbette beklendiği üzere Franz Kafka, Kierkegaard’dan etkilenmiştir!

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
Ahmet E. 4 gün önce

Doğu ile batı arasındaki ayrımın ne güzel ifade etmişsiniz. Tebrikler