“Ey iman edenler! Allah’a ve Rasulü’ne itaat edin! O’nun mesajını (Kur’an’ı) işittiğiniz, duyduğunuz halde ondan yüz çevirmeyin!

“Sakın ha dinleyip kulak asmadıkları halde “işittik” diyenler gibi olmayın!”(Enfal: 8/20-21)

Kadir Gecesi’ne yaklaştığımız bu günlerde yeniden bir muhasebeye ihtiyacımız olduğu açıkça görülüyor.

Sınırsız rahmet ve bereketini kullarının üzerine nisan yağmuru gibi indirmesine rağmen, bu rahmet ve bereketten gereği gibi istifade edemediğimizi itiraf edelim.

Peki, neden istifade edemiyoruz?
İhtiyacımız olmadığından mı? Hayır. Fert ve Müslüman toplumu olarak hayatın her alanında sıkıntıdan inim inim inlerken Yaratanın rahmet ve merhametine, bizi tüm sıkıntılarımızdan çekip çıkaracak bir kurtarıcıya ihtiyacımız olmadığını hangimiz söyleyebiliriz?

Bilgi eksikliğinden mi? Hayır. Allah’ın kulları için indirdiği dinin emir ve yasaklarını bilmeyen çok az Müslüman vardır, belki de yoktur.

Öyleyse neden istifade edemiyoruz?
Rahmet ve merhameti istemediğimizden de değildir. Çünkü tüm dualarımızda “Peygamber komşusu olmayı, cennet ve cemalüllah’a ulaşmayı, Allah’ın razı olduğu bir kul olmayı ve Müslüman olarak ruhumuzu teslim etmeyi” kelime-i şehadet gibi tekrarlamaktayız.

Gaflet… Evet, tam bir gaflet durumu sarmış tüm benliğimizi. Samimiyetsizlik ve rehavet hastalığına yakalanmışız Müslüman toplumun tüm bireyleri olarak.

Allah ve Rasulü’nün bizi biz kılacak, korktuklarımızdan emin umduklarımıza nail kılacak, dualarımızdaki hedeflere ulaştıracak, bize hayat verecek mesajlarını, tavsiye ve öğütlerini duymazlıktan geliyoruz.

“Sakın işittikleri halde duymazlığa verenler gibi olmayın ey iman sahipleri!” hitabına ve ikazına rağmen tam bir kör ve sağır oyunu oynamaktayız.

Allah ve Rasulü’nun hayat kurtarıcı, diriltici mesajlarına Nefis ve Şeytan’ın öldürücü, yıkıcı ve pişmanlık yüklü mesajları kadar değer vermeyişimizdir hastalığımız.

Hac ve Umre’de Kâbe’nin ihtişamına gölge düşürdüğü için her bir Müslümanın lanet okuduğu, yıkılması için dua ettiği saat kulesine (Zemzem Taver) tavır alanların, memleketlerinde kuş tüyü yataklarda, saray gibi evlerde Allah’ın mesajlarından gaflet içinde bir yaşam sürmesi ne kadar acıdır.

Evinin balkonu neredeyse caminin minaresine değecek kadar yakın olmasına rağmen Allah’ın “Haydin namaza! Haydin kurtuluşa! Namaz uykudan hayırlıdır!” sesini duymaması gaflet uykusundan başka ne olabilir?

İftar sofrasında besmele yerine akıllı telefonundan mesaj çekenlerin, namazlarını reklam aralarına sıkıştıranların, teravih namazını gündeminden tamamen çıkarıp evlilik programlarına, dizilere odaklananların, televizyon başında saatlerini heba ettikleri halde camide saniye hesabı yapanların gaflet hastalığına yakalanmadığını kim iddia edebilir?

Hz. Peygamber’in (sav) “Cennete gitmek şöyle dursun, cennetin kokusunu dahi alamayacaklardır” buyruğuyla yasakladığı “Giyinmiş çıplaklar” dan olma endişesi taşımayan Müslüman bayanlara ne demeli?

Sıkma bir baş, cilalı bir yüz, yolunmuş kaşlar ve daracık pantolon, geçtiği yoldakilerin bakışlarını üzerine çekecek bir giyim kuşama “İslami tesettür” demek tam bir gaflet değil midir? (Tesettür yaptığını iddia edenleri kastediyorum)

Ümmeti olmakla iftihar ettiği halde, ahirette onunla komşu olmayı dualarından eksik etmediği halde “teravih namazı” için nasıl olsa sünnettir, kılmasam da olur tavrı sergilemesi tam bir gaflet değil de nedir?

“Sahih sünneti reddetmenin Peygamberi (sav) reddetmek” anlamına geldiğini bilmeyecek kadar gaflet sarmalına düşmüş vaziyetteyiz. Ve böyle bir tavrın bizi İslam dairesinden dışarı çıkarma tehlikesini anlamayacak kadar gafletteyiz.
“(Ey insanlar!) Allah’ın fermanıyla geri dönüşün mümkün olmadığı gün gelmeden önce Rabbinizin çağrısına uyun! O gün ne sığınacak bir yer bulabilir ne de delilleri karartabilirsiniz!”(Şura: 42/47)

Allah ve Rasulü’nün razı olacağı bir kul olmak, yalnız ve sadece Allah ve Rasulü’nün razı olduğu bir hayatı yaşamakla mümkündür.

Bu sebeple rahmet ve bereket ayı, Kur’an ayı bizi terk etmeden gaflet uykusundan uyanmalı ve hayatımıza yeniden çeki düzen vermeliyiz.

Kadir gecesini sadece 27. Geceye tahsis etmemeli ve son on günlük dilimde aramalıyız. Unutmayalım önemli olan Allah’ın rahmet deryasının büyüklüğü değil bizim bu deryadan istifade etmek için elimize aldığımız “gönül kabımızın” büyüklüğüdür.
Hikâye:
Sormuş gencin biri Hoca’ya:
-Hocam, şu karşıki dağda acaba kaç kova toprak vardır? Cevap:
“Evladım, kovanın büyüklüğüne bağlıdır. Eğer dağ kadar büyük bir kova bulursan ne olacak ki, çok çok bir kova toprak çıkar.”
Küçük bir kovayla ömür boyu tartamazsın şu dağın ağırlığını…
Selam hidayete tabi olanlara… 
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.