Geçenlerde telefonum çaldı, arayan Çamlıhemşin’in Kale köyünden Hızır Canbaz ağabeyimdi. Bir grup dostuyla birkaç günlüğüne memlekete tatile, hadi tatil demeyelim, hava almaya geliyorlarmış. Benim de Kale köyüne ve Çiçekli Yaylaya yapacakları geziye eşlik etmemi, daha doğrusu Kale’yi bir de ondan dinlememi istedi. Sabahın erken saatlerinde hiç düşünmeden büyük bir heyecan ile yola koyuldum. Çünkü yöresine ve kültürüne Hızır Canbaz kadar hâkim olan insanlarla yolculuk yapmak her zaman nasip olmazdı.  
Her yıl defalarca kez yeni bir şeyi öğrenmek amacıyla çıktığım aynı yoldan, işte bir kez daha çıkıyordum. Bu yolculuklarım Mollaveyis köprüsüne kadar ekseri sıradan olur, işte buradan sonra parke yola girmemle birlikte değişik bir çehreye bürünür, Ocgedap’a tırmanmaya başlamamla iyiden iyiye gizemli bir hal alırdı. Buradan her çıkışımda altımdaki arabanın bir at, ilerlediğim parke yolun eski bir katır yolu olduğu hissine kapılırdım. Hiç yaşamadığım, sadece hikâyelerden dinlediğim bu yolculuğa kendimi öylesine kaptırırdım ki, karşıdan gelen arabaya yolun dar olduğu bir yerde yol vermek için beklediğimde, sanki onun yayladan inen başka bir atlı olduğunu, bana ıslık çalarak geldiğini belli edip beni beklettiği hissine kapılırdım. Ocgedap’a çıkınca o melun yokuş bitmiş olurdu, şimdilerde sağda bir çeşme var, burada mutlaka mola verir ve sudan içerim. Zaten eskiler de atlarıyla buradaki Mollaosmanoğlu Hanı’nda mola verirlerdi. Onlar Ali Dayı’nın çayını içer, bense duvardan akan soğuk suyu…
Durduğum yerde karşımda Mollaveyis’in dağınık ev kümlerinden oluşan Vank Mahallesi, arkamda Ziya Hurşit’lerin, Ahmet Faik Günday’ların yetiştiği Mecmun Mahallesi. Nereye bakarsanız bakın tarih ve hikâyeler sizi bekliyordu adeta. Ama bugün Hızır ağabeyin yanına gidiyordum. İsmi artık Zilkale olan Kale-i Zir’i geçince yolun hep sağ üstünde kalan Ğeminda, Amukta, Koluna, Meydan ve Goboca’yı birer birer geçince Çat Düzü’ne ulaştım. Hızır Canbaz ve arkadaşları burada Toşi Pansiyon’da geceyi geçirmişlerdi. Grubu oldukça kalabalıktı ve tamamı iş adamlarından oluşan elit bir gruptu. Sanırım yeni uyanmışlardı. Çoğu Hızır ağabey gibi Kaleliydi. Ayaküstü biraz sohbet edince anladım ki bu grup zaten Hemşin Derneği’ni finanse edip yaşamasını sağlayan perde arkasındaki kahramanlardan başkaları değildi.
Toşi Pansiyon’da hep birlikte kahvaltı yaptıktan sonra sevgili dostum Hüseyin Kadıoğlu’nun direksiyonda olduğu marguisle Kale’ye doğru yola koyulduk. Arabada gerçek anlamda sıkış tokuş ilerliyorduk ama bir yanımda Hızır Canbaz, diğer yanımda Küşüveli Mehmet Ataman, dizimin ucunda ise Kaleli Servet Yıldız olduğundan en keyifli yolculuğumu yapıyordum. Bu çileli yolların gerçek sahipleri ile sohbet ede ede gitmenin lezzeti tarif edilemezdi. İlerlediğimiz yol boyunca hemen her konuyu Hızır Canbaz’a soruyor, onun Toşi Pansiyon’da gece yarılarına kadar horonda türkü demekten ötürü düpedüz kısılmış olan sesinden çıkan değerli yanıtları, marguisin gürültüsünden güçlükle ayıklamaya çalışıyordum. Şebek mevkiine gelince soldan ilerleyerek birkaç dönemeç tırmandık ve Kale köyünün alt mahallesi sayılan Düz Varoş’a geldik. Buraya henüz gelmeden yolun solunda düz bir çiçek tarlasını göstermek için Hızır ağabey heyecanla ayağa kalktı ve “İşte yeni çıkan albümüme verdiğimiz ‘Varoş’un Çiçekleri’ ismini buradan esinlenerek koyduk.” dedi. Ben de yerimden fırlayıp göz ucuyla çiçek tarlasına baktım, henüz sadece sarı renkli bir çiçek açmıştı, belli ki zamanla türlü renkte çiçekler bu tarlayı binlerce yıldır olduğu gibi bu yıl da süsleyecekti.
Hiç durmadan doğrudan tarihi Kale-i Bâlâ’nın ve Kale Camii’nin olduğu üst mahalleye çıktık. Hızır ağabey vakit kaybetmeden şehitliğe çıkmayı önerdi, kaptan oydu ve hemen ladin ağaçlarının kökleri arasında kıvrılıp ilerleyen patikadan tırmanmaya başladık. Grubun çoğu da bize eşlik ediyordu. Bu köyde eskiden beri asla ağaç kesilmezdi, yüzyıllardır sürüp gelen çok hassas bir durumdu bu konu. Bu yüzden de etrafta oldukça iri gövdeli yaşlı ağaçlar gördüm. Kısa bir süre sonra şehitliğe ulaştık, ladin ağaçları arasında küçük bir düzlükteydik. Burada kalenin aktif olduğu dönemlerden kalma bir çift mezar vardı. Burada yatanların kaleyi müdafaa esnasında şehit oldukları sanılıyordu. Eskiden yörede bu şehit mezarlarının bazı çocuk hastalıklarının tedavisinde faydalı olduğuna dair kuvvetli bir inanç yaygınmış. Bu yüzden çocuğu yürüyemeyen ya da konuşamayan aileler buraya gelir, çocuklarını mezarın etrafında üç tur yürütür, sonra da birkaç metre ötede duran düz bir taşın üstünde yatırırlarmış. Hasta kişinin bu düz taşın üzerinde, manevi atmosferin de etkisi altında uyuması sağlanırmış. Bu ritüel yerine getirildiğinde artık hastanın iyileşeceğine inanılırmış. Hızır ağabey çocukluğu döneminde buranın yoğun bir ziyaretçi akınına maruz kaldığını, çok uzaklardan dahi şifa arayan kimselerin burayı ziyaret ettiğini anlattı.  Şimdilerde mezarın etrafı alçak bir duvarla çevrilip koruma altına alınmıştı ama artık ziyaret edeni eskisiyle kıyaslanamayacak kadar çok azdı.

Kale'nin yukarısındaki Şehitlik
Tekrar köye indiğimizde vakit öğle olmuş ve ezan okunmuştu. Kış aylarında kapalı olan Kale köyünde yazla birlikte haneler açılmakta, insanlar dolup taşmaktaydı. Bu yüzden kaymakamlık sadece yaz ayları için geçici imam atamaktaydı. Örenkit’ten Kadı Mahmut Efendi’nin akrabalarından biri bu şekilde imam olarak atanmıştı, haliyle namazı da o kıldırdı. Kale Camii’nin içerisine ilk defa girmiştim. İri taneli zikir tespihi duvarda asılıydı. Cami birkaç kez tadilata uğramıştı ve eskiye dair hiçbir şey kalmamıştı. Aslında burası çok eski bir camiydi. Hızır ağabey bu camide kaleye ait sancak gibi bazı özel eşyaların bir zamanlar muhafaza edildiğini ama onların da zamanla kaybolduğunu içi burkularak söyledi.

Kale-i Bala ve Kale Cami
Namazdan sonra tekrar marguise doluştuk ve dereyle birlikte yukarılara doğru çıkmaya devam ettik. Bir süre sonra sağlı sollu evlerin olduğu yoğun bir bölgeye geldik. Burada birçok yer adı vardı, Hızır ağabey tahriş olmuş kısık sesine rağmen hiç birini atlamadan bana söylemeye çalışıyordu. Bir ara durduk ve dere üzerinde küçük bir kemer köprüyü göstereceğini söyledi. Oldukça şaşırmıştım çünkü bu vadide Şebek mevkiindeki kemer köprüden sonra başka bir kemer köprü olmadığını sanıyordum lakin burada küçük mü küçük çok güzel bir köprü vardı.

Hızır Canbaz ve Kemer köprü
Biz Hızır ağabeyle köprüyü enine boyuna inceleyip fotoğraflarken, tıka basa dolu olan marguiste bizi bekleyenler elbette umurumuzdaydı, bu yüzden hemen dönmek zorunda kaldık. Ortasırt’ta eski yayla evlerinin yanında güzel bahçeli villalar bulunduğu gibi, çelimsiz ve bakımsız evler de göze çarpmaktaydı. İsmini Kale-i Bâlâ’nın bir komutanından alan Hüsam Deresi ile Tatos Dağı’ndan doğup gelen Pornak Deresi’nin birleştiği yerden sağa doğru kıvrılarak Çiçekli Yaylaya çıktık. Burada hiç göremediğim kadar çatısı “harduma” ile örtülmüş eski yayla evleri gördüm. Çoğu kullanılmayan bu eski evlerin çatılarında harduma artık tamamen çimenlerle kaplanmış, bu da çok güzel bir görüntü oluşturmuştu. Çiçekli yaylada birkaç fotoğraf çektikten sonra Hızır ağabeyle “Köylük Sırtı”na gidecektik lakin yolun kapalı olduğunu üzülerek öğrendik. Halbuki Köylük Sırtı’ndan Üçpare Hemşin’i fotoğraflamayı çok istiyordum.

Harduma kaplı Yayla evi
Yayladan aşağı inerken yerinde bir karar alarak yaya yürümeyi tercih ettik, sanırım 7-8 kişiydik. Yolda gerek Hızır ağabeyle, gerekse misafirlerinden Rizeli olmayan beylerle güzel sohbetler eşliğinde Ortasırt’a indik. Burada Servet Yıldız’ın evine geçtik çünkü tüm bu misafirler için evinde ziyafet hazırlatmıştı. Servet ağabeyin ömrü yaylacılıkla geçmiş cefakâr validesi yıllar içerisinde edindiği tecrübesiyle enfes yemekler hazırlamıştı. Grubun bir kısmı yemek faslına çoktan geçmişti, Çiçekli Yayladan gelen biz ise yemeğe sonradan dâhil olduk. Menüde pancar çorbası, kavurma, lahana sarması, başlı yoğurt, baklava ve mısır ekmeği vardı. İlk görüşte lahana çorbası sandığım pancar çorbasından içtim, bunu ilk kez tatmıştım. Pancar çorbasını içmek bende garip bir heyecan uyandırmıştı çünkü bu bitki eski dönemlerde yayla mutfağının önemli bir parçasıydı. Birçok yayla anısında pancar bitkisine değinilirdi ve turşusundan çorbasına kadar hemen her yemeği yapılırdı. Gobocalı şair Gedikoğlu Enver’in İspir’de yazdığı pancarla ilgili güzel bir şiiri dahi vardı.

Ortasırt
Yemekler yenilir yenilmez tulum şişti. Kaleliler horoncu ve şair insanlardır, hemen her daim horon vurmaktan geri durmazlar. Küçük bir halka kendilerini izleyenlerin eşliğinde harikulade bir horona başladılar. Kaleliler gerçekten horonu iyi beceriyorlardı ama bu halkada Selçuk Günday ve Mehmet Ataman gibi Elevitliler de vardı. Onları bir arada izlerken ansızın eskiye dalıp gittim. Geçmişte Kaleli ve Elevitlilerin horonları ve atışmaları nasıl da güzel olurdu diye hayal ettim. Düşünsenize bir tarafta Tertel Mehmet, Çaldur Sakine, Yanmış Mustafa… Diğer tarafta Oçin Mahmut, Şükrü Duman, Apoli Dede… Anında uydurulan, hece ölçülerine uygun söylenen, kafiyeden zerre şaşılmayan, ince bir hiciv sanatını barındıran ve bazen saatlerce süren o eski atma türküler artık neredeydi? Neyse ki Hızır ağabey gibiler sayesinde eskide yaşanmış ve hafızalarda yer etmiş bazı atışmaları öğrenebiliyor, bu sayede onları bir nebze de olsa anlamayı deneyebiliyorduk. Ömürleri yaylada geçmiş, okuma yazmaları dahi olmayan bu insanları şair yapan şeyin ne olduğunu belki de hiçbir zaman anlayamayacağız.
Yemek ve horon ziyafetinden sonra yavaş yavaş toparlanma, ardından geri dönüş faslına geçtik. Gezi dolu dolu geçmişti ama her zamanki gibi bu dağların kültürüne doyamamıştım, zaten hiçbir zaman doymazdım. Dönüşte de yol boyunca arabada nice sohbetler yaptık, ne güzel anılar dinledim. Öğrendiklerimi gelecek nesillere aktarmak gibi bir hedefi üstlendiğimden sürekli not almaya çabalıyordum, haliyle anın keyfini çıkaramıyordum, ne diyelim, bu da bizim gibilerin cefasıydı.
Çat’ta bu güzel insanlarla bir süre daha vakit geçirdim, sonra da vedalaşıp hüzünlü bir ruh haliyle yola koyuldum. Keşke onlardan biri olsaydım diye içimden geçirdim ama sonra onların da bir iki gün sonra İstanbul’a dönecekleri, trafiğin ve iş hayatının içinde boğulacakları aklıma geldi. O zaman anladım ki memlekette yaşıyor olduğum için onlardan biraz daha şanslıydım. Bir sonraki hafta sonu yeniden bu dağlara çıkabilecektim. Hafif hafif keyiflendim. Arabamın teybini açtım, güzel bir tulum çalmaya başladı. Kendi kendime gülümsedim, ilk iş Hızır Canbaz’ın yeni çıkardığı “Varoş’un Çiçekleri” albümünden satın alacağımı, sıkılana kadar arabada onu dinleyeceğimi mutlu mutlu hayal ettim.
 
  
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
Osman bostancı 3 yıl önce

Murat bey teşekkürler bizi de yaylaya götürdün getirdin eline yüreğine sağlik

Avatar
Mustafa Bozkurt 3 yıl önce

memleketimizin kültürüne, ananevi yaşantısına, tanıtımına verdiğiniz katkı için şahsınıza ve hızır kardeşime sonsuz teşekkürler, saygılarımla

Avatar
ali 3 yıl önce

tebrikler murat bey

Avatar
salim 3 yıl önce

harika olmuş

Avatar
ŞabanALİ BOZKURT 3 yıl önce

Yazıyı çok başarılı buldum.Bende sanki sizinle yaylaya çıktım.En üzücü olan köylük sırtına çıkamamanız.Bıdahaki sefere çıkarsınız.Selamlar...

Avatar
Mehmet Ataman 3 yıl önce

murat kardeşim,yazının içeriği ve yorumların harika olmuş.kalemine sağlık.

Avatar
E.Ekşioğlu 3 yıl önce

Murat beyı tanımadım herhalde yenı jenerasyonlardan ama gerçekten mükemmel bır yazı derlemış sayın Bozkurt'un soyledığı gıbı kırk sene evvelkı bır yolculuğumu anımsattı değerlı dostum Hızır'a böyle bır seyahata vesıle olduğu için teşekkürler Murat kardeşimede sanat hayatında başarılar dılerım.

Avatar
m.ü.hiçyılmaz 3 yıl önce

i̇yi niyetli görüşleriniz için her birinize ayrı ayrı teşekkür ederim.