İnsan olmanın fıtratı ağırdır, en çok ta insan kalabilmenin…

Yaşamın içinde savrulurken aslında bize pek te seçenek sunmuyor hayat. Herkesleşmekteyiz günbegün; hiçbir itiraza meyletmeden, öyle acelece… Sorgulamadan yaşıyoruz ‘nasıl’ını, ‘niçin’ini. İsimlerde kaldı farklılıklarımız. Ayşe’nin Fatma’dan; Hasan’ın Hüseyin’den farkı isimlerde çarpıyor gözümüze. Ayşe, çok sosyal. Tabi Fatma da... Hüseyin de Hasan gibi gözde mekânlarda takılıyor. Nereden mi biliyorum? Sosyal medyadan! Çünkü ben de farksızım onlardan. Herkes farksız birbirinden, herkes aynı… Kısacası herkes, ne de çok herkes.

Sosyal medya yaygınlığından önce ölüymüşüz de şu an dirilmişiz gibi! Sanki özümüzde hep var olan bir yazgının koynunda yaşıyormuşuz gibi. Bizim olanlara yabancılaştığımız kadar benimsedik bizim olmayıp bize dayatılan her şeyi. Yabancılaştık özümüze!

Hem artık birbirimizden çok haberdarız, hem de çok bihaberiz. Nerde ne yedik, hangi mağazadan ne giyiyoruz, hangi gün saat kaçta neredeydik, hepsini biliyoruz. Ama bu sosyal hayatın içinde, yine bu hayatın getirisi olan sorunlarımızdan hiç mi hiç haberimiz yok. Ne acı! Yüzü asık bir arkadaşımızı görünce alışverişin iyi geleceği önerisinde bulunuyoruz ya da “Aman boş ver, buna mı üzülüyorsun” deyip vefasızlaştırıyoruz. Sanırım biz artık bu yolda nasıl yürüyeceğimizi bilmiyoruz.

Amacından sapan bir yolun yorgun, bitkin ve ne aradığını bilmeyen yolcularıyız. Bilmiyoruz yol nereye varacak, bilmiyoruz bu yolda nasıl yürünecek. Bilmiyoruz bu yolda kimlerle adımlamak gerekiyor. Güzele, en güzele; iyiye, en iyiye; lükse, en lükse odaklandığımız bu yolda tek eksik olan şey aslında tek ve en çok ihtiyacımız olan şey; huzur… Bir tek onu bulamıyor, onu ‘en’lerde yaşayamıyor âdemoğlu. Neden mi? Doyumsuzluk diz boyu da ondan.

***

Bir yıl önceydi; bir öğrencime, “Önüne dön artık Berkay, biraz da özüne dön.” demiştim. Tanıdığım kadarıyla öyle bir ailenin böyle haylaz bir çocuğu nasıl olur kısmındaydım olayın.

Önüme döndüm hocam ama özüme dönemem, zaten özümdeyim. İnsanım ya işte daha ne yapayım, yaşamayayım mı?” diye bir lafa bir ton lafla cevap vermişti. Düşünüyorum… Söylenen cümlenin doğru dahi anlaşılmadığı şu zamanda insan cümlelerin sonuna gelmiş gibi hissediyor.

Elbette ki yaşamalı insan. Yaratıcının bahşettiği her güzelliğin tadına varmalı; gezmeli, yemeli, içmeli, kullanmalı…  Ama bir yerlerde her ne şekilde olursa olsun sorumluluklarımızın da bilincinde olmalıyız. Bu işe en önce hayatımızı ve fıtratımızı tanımakla başlasak şahane olur zannımca.  Hem belki böylelikle elindekilerin kıymetini bilip onlarla mutlu olabilen nesiller yetişir. Çıktığı yolda emin adımlarla ilerleyen sağlam, mutlu bireyler…

Hepimize, fıtratımız doğrultusunda; doğru kişilerle mutluluğa adımlayacağımız doğru bir yol diliyorum.

Selam ve dua ile…

Misafir Avatar
İsim
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner71

banner46

banner72

banner61