Dünyanın en güzel şeyi nedir diye sorsalar, düşünmeden “Çocuk olmak.” diye cevap veririm. Evet, çocuk olmak… Sanırım çoğunuz aynı cevabı verirdiniz. Hiçbir şey düşünmeden, yarın ne olacak korkusunu yaşamadan, anne babamızın hep yanımızda olacağını düşünerek, gelecek kaygısı taşımadan ve küçücük şeylerden mutlu olarak yaşadığımız o güzel, o masum çocukluğumuzdan daha güzel ne olabilir ki!

Hele bizim çocukluğumuz! Apartman dairelerine sıkıştırılmamış, olabildiğince özgür, doğal, oyunun oyuncaklarla değil arkadaşlarla oynandığı bir çocukluk… Bilgisayarı, televizyonu bırakın; oyuncağımız bile yoktu ama arkadaşlarımız vardı. Tek işimiz birlikte oyun oynamaktı. Sabah işe gider gibi evden çıkar, oynar, öğlen yemek yemek için evlerimize dağılır, yemekten sonra yine oyuna devam etmek için toplanırdık. Hiç bir tasamız, derdimiz yoktu. El ele tutuşur, bağıra çağıra oyun oynardık. Şimdiki çocukların hiç bilmediği oyunlardı. Çoğunuz hatırlarsınız; Yağ satarım bal satarım, Aç kapıyı bezirgân başı, Saklambaç, Ebeleme, Seksek… daha adını sayamayacağım bir sürü oyun. Küserdik, barışırdık. Dargınlık bilmezdik. Kışın; beştaş, elim sende, yüzük saklama gibi evde oynanan oyunlarımıza büyükler de eşlik eder, bizimle çocukluklarını yeniden yaşarlardı âdeta. Mutluyduk ve hep mutlu kalacağımızı düşünürdük.

O zamanlar bu güzelliklerin farkında değildik tabi. Bir an önce büyümeyi isterdik. İki günde bir “Kaç yaşındayım?” diye sorduğum soruya hep aynı cevabı veren anneme kızar; “Hep aynı, hep aynı! Ben hiç büyümüyor muyum?” diye sitem ederdim. Zaman hiç geçmiyormuş gibi gelirdi. Oysa şimdi zaman ne çabuk geçiyor. Biz küçüktük de zaman bize büyük mü gelirdi, yoksa dertsiz tasasız, işsiz güçsüz olduğumuz için mi?

Bizler teknolojiden uzak ama insanlarla iç içe büyüdük. Günümüz çocuklarına göre daha duygusal ortamlarda yaşadık. Komşuluk ilişkilerini tattık. Komşularımızı da kendi ailelerimiz gibi bilirdik. İç içeydik. İşler birlikte imeceyle yapılırdı. İşler bitince de birlikte zaman geçirilir, komşu evlere oturmaya gidilirdi. O kadar yakın sayılırdı ki komşular; “Müsait misiniz?” diye sorulmazdı bile. Komşuları için her zaman müsait olurdu insanlar.

Böylece büyüdük ve o büyülü, güzel, samimi, saf, masum çocuk dünyamızdan gittikçe uzaklaştık. Büyümenin o kadar da güzel bir şey olmadığını, çocuk olmanın dünyanın en güzel şeyi olduğunu anladık. Anladık ama çok geçti artık. Maalesef bir daha geri gelmeyen güzel bir rüyaydı çocukluk…

Bizler dış dünyayla pek bağlantısı olmayan çocuklardık. Teknolojinin bu kadar gelişmediği, büyüklerin; “Radyoyu açma bozarsın.” dedikleri zamanların çocuklarıydık. Televizyonumuz ancak gençlik çağlarımızda evlerimize girdi. O zamanlar bile en azından televizyon izlemeye komşu evlere giderdik. Hiç olmazsa televizyonu bir arada izlerdik. Daha sonra her eve televizyon girdi, komşulardan tamamen koptuk ama ailece birlikte televizyon izledik. Sohbet olmuyor diye televizyonlardan şikâyet ederken, akıllı telefonlar hayatımıza girdi ve tamamen koptuk. Çocuklarımız maalesef bizim çocukluğumuzla kıyasladığımızda çok mutsuz, çok yalnız. Değil komşularla, ev halkıyla, anne, baba, kardeşle bile çoğu kez bir arada değiller. Bir arada derken, aynı çatı altında olabilirler fakat (biraz kaba olacak ama) hepsi farklı dünyalarda takılıyorlar.

Televizyonlarda savaş ve ölümü görüyor, adeta yaşıyorlar. Oysa bizim çocukluğumuzda ölüm bize çok uzaktı. Köyde bir cenaze olsa tabuta bakmaya korkar, gözlerimizi kapatırdık. Şimdi her gece evimizin başköşesinde televizyonlarda sıra sıra tabutlar, savaş, ölüm, öldürme, kavga, sapık davranışlar… Her türlü kötülüğü görüyor, izliyor, yaşıyorlar. Çocuklarımız küçük ama mânen yaşlı, tedirgin, korkak, moralsiz ve mutsuzlar. Bizim için güzel bir rüya olan çocukluk, dilerim çocuklarımız için bir kâbus olmasın. Mutlu olsunlar, yaşamayı sevsinler. Bir daha geri gelmeyecek bu günleri güzel bir rüya gibi hatırlasınlar.

 
Misafir Avatar
İsim
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Misafir Avatar
veysel sinan 11 ay önce

fatma hanim çok güzel yazdiniz duygularimiza tercuman oldunun. yazinizi okuyunca orta okula yazildiğim ve i̇lk kez okula gi̇deceği̇m günü hatirladim,rahmetli̇ babam bi̇r takim elbi̇se bi̇r gömlek bi̇r kravat ve bi̇rde parlak gi̇zlavet lasti̇k aldi .sabaha kadar uyuyamadim, taki̇m elbi̇se gömlek kravat güzelde lasti̇k i̇şi̇ bozuyordu,bi̇zi̇m köyden oldukça kalabalik öğrenci̇ gi̇di̇yorduk,sabah bütün öğrenci̇ler toplandik okula gi̇di̇yoruz ben di̇ğer arkadaşlarimin ayaklarina bakiyorum çaktirmadan kaç ki̇şi̇de ayakkabi vardi̇ye fakat hi̇ç bi̇ri̇nde ayakkabi̇ yoktu ve hepsi̇ni̇n ayaklarinda kara lasti̇k vardi ben çok mutlu oldum çünkü beni̇m lasti̇k ayakkabim parlakti. arkadaşlarimin i̇se kara lasti̇kti̇, lasti̇k ayakkabi i̇le mutlu olduğumuz günlere selam olsu.

Misafir Avatar
ALİ GÜNAY 11 ay önce

ki̇şi̇ni̇n, ki̇şi̇li̇ği̇n anayurdu çocukluğudur. ki̇şi̇li̇k o dönemde şeki̇lleni̇r. doğan cüceloğlu;"çocuklar bi̇zi̇m deği̇l, bi̇ze veri̇len en değerli̇ emanetlerdi̇r." der. o bakimdan çocuklarim i̇leri̇de bi̇ze hi̇zmet edecek objeler olarak görmemek, ki̇şi̇li̇ği̇ni̇ geli̇şti̇rmesi̇ni̇ sağlamak gerek.

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner71

banner46

banner72

banner61